osmanli devleti derin tarihi,osmanli korsanlari,osmanli valide sultanlari,unlu turk denizcileri,osmanlida denizcilik osmanli sultanlari ile ilgili hersey,osmanli derin gecmisi,savaslari,osmanli kronolijisi,osmanli tarihi,harem entrikalari,osmanli ansiklopedisi,anadolu selcuklu devleti,osmanli devleti tanitim sitesi


Osmanli Bizim Çektiğimiz Videolar

osmanli-devleti1299 | Osmanli Devleti | osmanli padisahlari | osmanli vezirleri | Osmanli Ansiklopedi Bilgileri

1492 macar seferi

 

Mohaç meydan muharebesi, dünya harp tarihinde nadir görü­len kesin sonuçlu savaşlardan biri, belki de örnek tam bir imha sa­vaşıdır.

 

Osmanlı Devleti’nin 10. Padişahı I. SÜLEYMAN’IN başkomu­tanı olduğu Osmanlı ordusuyla Macaristan Kralı II. LOJOS (LAYOŞ) komutasındaki Macar ordusu (Haçlı ordu) arasında bugüne kadar yapılmış en büyük savaşın adıdır.

 

Bu savaşta; Türk milletinin ezeli ve ebedi cengâverlik hassala­rından örnekler vardır. Bu savaşta Osmanlı askerinin gösterdiği ce­saret ve kahramanlıkla ortaya koyduğu yenilmezlik ile 31 yaşın­daki genç başkomutanın (dünya tarihinde MUHTEŞEM SÜLEY­MAN diye söz ettiren padişahın) yaptığı savaş sevk ve idaresinde, stratejik ve taktik maharet onu da askerî deha seviyesinin zirvesi­ne yükseltmiş, dünyanın en ünlü komutanları arasında yer almıştır.

 

 

 

MOHAÇ MEYDAN MUHAREBESİNDEN ÖNCE OSMANLI DEVLETİYLE AVRUPA DEVLETLERİNİN GENEL GÖRÜNÜŞLERİ

 

 

Bu savaştan evvel Osmanlı Devleti’yle Avrupa devletlerinin genel görünüşünü incelemede fayda var.

 

Bu günlerde Avrupa henüz ortaçağın derebeylik dönemini ya­şarken, doğudan, Orta Asya’dan gelen seciyeli, azimkâr Türk mil­letinden doğma Osmanoğulları, kendi gayretleriyle bir devlet kur­muşlar, dünyada ilk defa kurdukları daimi ordularıyla sınırlarını kısa bir zamanda genişletmeyi başararak, medeniyete hizmet edi­yorlardı. Kanunî Sultan Süleyman devrinde Osmanlı İmparatorlu­ğu ülkesi sınırları: Doğuda İran’a, güneyde Umman Gölü, Mısır içindeki Sahray-ı Kebir’e (Büyük Çöl’e), batıda Adriyatik Denizi’ne, kuzeyde Tuna Nehri’ne kadar uzanmış bulunuyordu. Eflak,

 

Boğdan, Osmanlı Devleti’nin hükümranlığında birer beylik, Kırım yine devletin muhafazasında bir hanlıktı. O sıralarda Halifeliğin de Osmanlı padişahlarında bulunması ve yine o sıralarda bilgili, iyi siyasetçi idarecilerin maharetli elleri altında bulunan devlet, şaşa­alı hayatım yaşıyordu.

 

Bu sıralarda Avrupa’da da kalkınmalar oluyor, ortaçağın de­rebeyliklerine son verilerek medeniyette ilerlemeler görülüyordu. İçişlerini düzeltmiş Fransa, İngiltere, İspanya devletleri sınırlarını genişletmek için Avrupa’da yıllarca uzayıp giden savaşlara tutuş­muşlardı. Bu boğazlaşmaların en hareketli devresinde, soylular arasındaki evlenmeler ve miras yollarıyla Avrupa’nın çoğuna sa­hip olmuş olan Almanya İmparatoru Şarlken meydana çıkmış bu­lunuyordu. İmparator Şarlken’in ülkesi de Felemenk, Belçika, Lüksemburg, Fransa’nın kuzeyi, İtalya’nın yarısına yakın toprak­lar, Almanya, Avusturya, Çekoslovakya’yı içine alıyordu. İşte Mohaç savaşı başlamadan Avrupa’nın durumu buydu. En önemli­si Osmanlı Devleti’nin karşısında bu kocaman İmparatorluk dikil­miş bulunuyordu.

 

 

 

MOHAÇ SAVAŞININ SEBEPLERİ:

 

 

Savaş sebebi olarak; Almanya İmparatoru Şarlken’in bütün Avrupa’ya hâkim olma isteği ve Osmanlıları Balkanlar’dan at­mak emellerini aramak doğru olur. Şarlken; Almanya İmparatoru ve İspanya Kralı sıfatıyla Avrupa’nın birçok yerini eline geçirmiş­ti. Bu sırada eniştesi Macaristan Kiralı Layoş da kendisini Osman­lılar aleyhine kışkırtıyordu. Çünkü Kanunî Sultan Süleyman’ın padişahlığının ilk hareketleri içinde Belgrat Kalesi’nin ele geçirilmesi, pek kısa bir zaman sonra da Akdeniz’de Osmanlı hükümran­lığına engel olan Rodos Şövalyelerinin elinden Rodos adasının alınması Şarlken’in gözünden kaçmamıştı.

 

Şarlken’in asıl maksadı Macaristan’ı da kendi sınırları içine al­maktı. Belgrat’ın elden çıkması yetmiyormuş gibi bir de Rodos adasının Osmanlıların eline geçmesi Hıristiyanlık dünyasını çile­den çıkarmıştı. Bunu fırsat bilen Şarlken’in Belgrat’ı geri almak, Macaristan’ı tümüyle kendi toprakları içine katmak gayesi açığa çıkmış, bu da Osmanlıların gözünden kaçmamıştı.

 

Şarlken ilk tedbir olarak, kardeşi Ferdinand’ı Avusturya Duka­sı ve Bohemya, Macaristan Kralı adları altında Osmanlıların önü­ne bir koruma duvarı gibi dikti ve emellerinde başarıya ulaşmak için Lehistan Krallığı, Ulah, Buğdan Beyliklerini kendi sınırları içine almak istedi. Lehistan Kralı, Şarlken’den korunmasına karşı­lık, Slavların çoğunluğunu oluşturduğu Bohemya’da, yakınlık ve soydaşlık dolayısıyla Macaristan’da gözü vardı. Hiç olmazsa bu ülkeyi korumak istedi. Şarlken’e boyun eğmedi ve karşı olacağını bildirdi. Şarlken, Lehistan’ı kendi tarafına çekemeyince, Buğdan ve Ulah bölgelerine döndü. Buğdan, coğrafî durumu bakımından kolay kolay ele geçirilmesi mümkün olmayan bir yerdi. Uğraşma­lar da burada boşuna çıktı. Ulahlar ise Şarlken’in yanında bulun­mak istiyorlardı. Bu da Şarlken’in işine geliyordu. Çünkü Ulahların toprakları üzerinde Vidin ve Niğbolu yolundan güneye doğru yürüyecek bir ordu, İstanbul’a en kısa yoldan ulaşacak veya bu topraklara hâkim olan Belgrat’a, Macaristan’a girecekti. Bunu ise Osmanlı ordularının geri çekilme yollarını tehdit edici durumda ol­duğu için yararlı görüyordu. Fakat bu sırada Ulah Beyi’nin ölümü Şarlken’in ümitlerini kırdı. Osmanlılar, Tuna serhat beylerinden Yahya Paşaoğlu Mehmet Bey’in komutasındaki bir özel görev kuvvetiyle bu topraklara hâkim oldu. Bu durumdan sonra Ulah beyleri Osmanlı padişahları tarafından tayine başlandı. Bu arada Bey de atandı. İşte bu karşılıklı hareketler Şarlken ile Kanunî’nin çatışmalarının başlangıcı oldu. Osmanlılar daha atik davranıp Av­rupa’da bir cephe açmazlarsa Şarlken’in Fransa’yı, Macaristan’ı da ele geçirmesi halinde Osmanlı Devleti için bir felaket olacağı düşüncesi, Osmanlıları harekete geçirmeye kâfi geldi. Birçok eya­let beyleri ve Tuna serhat komutanları, kuvvetleriyle Sitri (Styrie)-Hırvatistan-Dalmaçya üzerine birçok akınlar yapmaya başladılar ve birçok önemli yerleri de ele geçirmeyi başardılar. Bir yandan Şarlken’i diğer taraftan Kanunî’yi kızıştıranlar da ek­sik olmuyordu. O sıralarda Şarlken ordularıyla çarpışan Fransa Kralı I. Fransuva orduları Pavi’de yenilmiş, Fransuva, Şarlken’e esir olmuştu. Fransa Kralı’nın annesi Düşes Dangolen, Kanunî’ye gönderdiği bir mektupla oğlunun kurtarılması için yalvarıyordu. Bunun üzerine Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa’ya görev verilmiş, o da donanmasıyla Nis’e giderek, Şarl­ken’in donanmasıyla yaptığı deniz savaşını kazanmış, hem Fran­sa’yı hem de kralları Fransuva’yı kurtarmıştı. I. Fransuva da Şarlken’e karşı bir savaş açılması için Kanunî’ye yata arıyor, bu büyük tehlikeyi ortadan kaldırmasını istiyordu. İtalya’daki hükü­metlerin çoğu korku içinde, açıkça Osmanlılara yanaşmıyor, fa­kat Osmanlıların başarısını temenni ediyorlardı. Bu olay artık kaçınılmaz bir durumu meydana çıkarmıştı. Kanunî Sultan Sü­leyman, hem Doğu Roma İmparatorluğu’nun vârisi hem de İslâm ümmetinin Halifesi idi.

 

Osmanlı ordularıyla düşman ordularının kuvvet bakımından mukayesesine gelince:

 

Tarih yazarları Osmanlı ordusuyla düşman ordularının kuv­vetleri, sınıf ve bölümlerini başka başka yazmakta, çeşitli şekil­de yorumlamaktadırlar. Bunların içinde doğruyu çıkarmak çok zor olmakla beraber, yabancı kaynaklardan yapabildiğimiz araş­tırmalar sonucu; Osmanlı ordusunun düzenli kurulmuş olması sebebiyle sayısı ve gösterilen sınıflar akla uygundur.

 

Düşman ordularına gelince: Düzenli bir orduya sahip olma­dıkları için inanılır bir sayıları ve kuvvet bölümleri de bulunma­dığı görülüyor, ancak Mohaç zafernamesinden edinebildiğimizle iktifa etmek zorunda kalıyoruz.

 

Kanunî devrinde Osmanlı ordusunun iki çeşit askeri vardı:

 

1- KAPIKULU ASKERLERİ: Devlet hazinesinden maaş, tayinat alan, devlet merkezinde kışlalarda barındırılan, eğitim meydanlarında devamlı eğitilen askerler. Bunlar bütün kalelerde, Bursa, Edirne gibi büyük ve önemli şehirlerde bulunduruluyor­lardı.

 

Yeniçeriler; 196 ortadan teşekkül ediyordu. Yeniçeriler yaya ocaklarını, cebeciler cebeci ocaklarını, topçular, top arabacıları kendi ocaklarını oluşturuyorlardı. Bunların sayısı ortalama 50–60 bin kadardı. Süvari sınıfı; sipahiler, silahtarlar, ulufeci, yeman, yesarbölükleri, garibanlar, atlı bölüklerdi. Bunlarda 17.000 kadardı.

 

Tersane askerleri, deniz ordusu: Bu devirde Osmanlı donanma­sı çok kuvvetliydi ve ince filo 20 parça hafif gemiden, donanma ise 47 büyük gemiden kurulmuştu. Donanmanın mürettebatı leventler 16.000 kadar olup bunların 7.000 kadarı silahlı idi. İnce filonun her gemisinde 100 kadar silahlı asker bulunurdu. Bu devirde deniz kuvvetlerinin genel sayısı da 30.000 kadardı.

 

 

Bostancılar; İstanbul, Edirne’de bulunan bahçe muhafızlarıy­dılar.

 

 

Kapıkulu: 50.000–60.000

 

Süvari: 17.000

 

 

Denizci: 30.000

 

 

Toplam: 97.000–107.000

 

 

Eyalet askerleri: Hizmet karşılığı komutanlara verilen eyalet gelirinden savaş için hazırlamaya mecbur oldukları askerlerdi. Alı­nan gelir miktarına göre bölünen araziye, Has, Zeamet, Tımar, Yurtluk, Ocaklık adları veriliyordu. Yıllık geliri 100.000 akçadan fazla olanlara Has deniliyordu.

 

Yıllık geliri 20.000’den 100.000’e kadar olanlara Zeamet, yıl­lık geliri 6.000’den 20.000’e kadar olana da Tımar deniliyordu. Yurtluk, ocaklıklar, sınır koruyuculuğu ve bazı kaleler yerli erlere verilirdi. Bu suretle arazi dağıtılan bu kişiler, yerli kulu, serhat ku­lu, topraklı süvarisi adlarında askerleri silahlarıyla ve bütün dona­tmayla hazırlamak zorunda idiler. Osmanlı Devleti’nin o sıralarda parsellediği eyaletlerin çıkardığı asker sayısına gelince: 190–200 bin Anadolu, 100–150 bin kadarı da Rumeli’dendi.

 

MOHAÇ meydan muharebesine katılan Osmanlı ordusunun sayısı 60–70 bin süvari ve Rumeli sipahisi olup hepsi Sofya’da toplanmıştı. Ayrıca Hüsrev ve Bâli Beyler komutasında 50–60 bin kadar akıncı vardı. İnce filo askerleri de 7–10 bin kadardı. (Bu sa­vaşta da rakamlar kesin değildir.)

 

 

MACAR ORDUSU: Macarların düzenli orduları yoktu. Araştırılan tarih kitaplarında bu ordunun kuvvet bölüklerine rast­lanmadı. Ancak Mohaç Zafernamesi’nden edinilen bilgilere gö­re; Macaristan Kralı LAYOŞ, krallığını koruttuğu ve kendi ülke­sinden toparlayabildiği, çoğunluğu zırhlı süvarilerden oluşan 150–200 bin kadar bir kuvvetle Mohaç meydan savaşına katıldı­ğı kabul edilir. (Tarihçi Solakzade Saadettin tarihinde: Kral Layoş’un diğer devletlerden toparlayabildiği 300.000 kadar silahlı askerle Mohaç denilen yerde ordugâh kurduğunu ve ordugâhın etrafına hendek kazdırdığını, yakalanan esirlerden öğrenildiğini yazmaktadır.)

 

 

OSMANLI VE MACAR ORDULARININ SAVAŞ HAZIRLIKLARI VE YÜRÜYÜŞLERİ:

 

 

 

OSMANLI ORDUSUNDA SAVAŞ HAZIRLIKLARI:

 

 

Öncelikle yapılacak bu savaş için gizliliğe çok önem veril­miş, savaş hazırlığına geçilmiş, fakat savaşın doğuya mı yoksa batıya mı karşı yapılacağı hakkında kimseye bir şey söylenme­mişti. Bütün bir kış daha evvelce hazırlanan bir plan gereği, ya­pılacak bir savaş için ihtiyaç duyulacak her şey ikmal edilmiş, bu meyanda pek çok yeni toplar döktürülmüş, ordu ile Tuna Nehri üzerinden paralel hareket edilebilecek gemiler yaptırılmış, gidi­lecek yollar üzerinde yiyecek, içecek ve cephane dağıtım nokta­ları kurulmuş, lüzumlu her şey buralarda depo edilmişti.

 

İlkbahar mevsiminin gelişiyle savaşa hazırlanma emirleri ve­rilmiş, birlikler de bütün hazırlıklarını tamamlamışlardı. Bir yan­dan da İran’a savaş söylentileri yayılmaya başlamıştı.

 

Osmanlı ordusunun yürüyüşü: Osmanlı ordusu, Kanunî Sultan Süleyman’ın başkomutanlığında 23 Nisan 1526 tarihinde İstanbul’dan Edirne’ye doğru yürüyüşe geçmişti. Bu sırada Ru­meli askerleri Sofya’da toplanmış, Anadolu askerleri ise; Anadolu Beylerbeyi Behram Paşa komutasında Çanakkale’den Gelibolu’ya geçirilmiş, Gelibolu’dan Edirne’ye yürütülerek Padişah ordusuna katılmışlardı. Bu suretle Osmanlı ordusu yığınağında tamamlan­mış, son şeklim almıştı. Edirne’den bir sabah harekete geçirilen Osmanlı ordusu, Edirne-Filibe-Sofya yoluyla Belgrat genel istika­metinde yürüyüşe geçirilmişti. Sofya’dan itibaren Sadrazam İbra­him Paşa, Rumeli askerleri ve bu gruba eklenen 2000 kadar yeni­çeri, 150 kadar topla ordunun ilerisinden gönderilmiş ileri emniyet sağlandıktan sonra bütün ordu yürüyüşe geçirilmişti.

 

Yürüyüş, düzenli bir şekilde devam etmiş, ordunun yiyecek ve içeceği, orduyu takip eden ağırlıklar da taşınmış ve plan ne ise öy­le devam edilmiştir. Bazı diğer ihtiyaçlar, daha evvelce görevlen­dirilen satın alma komisyonlarınca parası peşin ödemek suretiyle yol boyunca rastlanan köy ve kasabalardan temin edilmiştir. Belgrat’a gelindikten sonra, ordunun büyük bir kısmı Sava Nehri’nde birbirine bağlanan mavnalardan yapılan köprülerle 3 günde geçile­rek önce Zemlin’e ve oradan Salagamis’e yürümüştür. Sadrazam İbrahim Paşa, 40.000 kişiden kurulu bir özel kuvveti ile Petervaradin Kalesi’ni ele geçirmişti. Kanunî Sultan Süleyman, Osmanlı ordusuyla Petervaradin Kalesi yakınlarına geldiğinde, kalenin alındığı görülmüş, yine bu sıralarda Bosna Beylerbeyi tarafından Petroviçe ve Metrofçe’nin de ele geçirildiği duyulmuş, bu başarı­lar ordunun moralini yükseltmişti.

 

Sadrazam İbrahim Paşa da birliğiyle orduya katılmış, ordu 26 Ağustos 1526’da yeniden aldığı öncü emniyeti içinde yürüyüşe ge­çirilmişti. Bu yürüyüşte 5000 kadar süvari birliğiyle Yahyapaşazade Bâli Bey öncü göreviyle ileriden, Bosna Beylerbeyi de artçı ola­rak harekete geçmişti. Ordu, büyük kısmın da yeniden alman bir düzenle; İbrahim Paşa komutasında 12.000 Rumeli süvarisi, 2000 yeniçeri, 30 topla, onun gerisinde Behram Paşa komutasında 10.000 yeniçeri, 2000 Anadolu yayası, 20.000 Anadolu süvarisi 270 top, daha geriden de Padişah Kanunî Sultan Süleyman komu­tasında 1000 kadar süvariyle Mohaç genel yönünde yürüyüşe ge­çirilmişti.

 

Mohaç ovasına yaklaşıldığında, Sadrazam İbrahim Paşa ve ko­mutanları ilerideki tepelerden düşman ordusunun durumunu keşfe başlamışlar, gördüklerini aralarında tartışarak bir karara varmışlar­dı. Ayrıca Semendire Eyalet Beyi Bâli Bey de daha evvelden edin­diği bilgiler içinde düşmanın kuvveti, morali ve savaş usul ve ku­ralları hakkında bilgiler verdi. Sadrazam İbrahim Paşa (ordu kur­may başkanı yerinde) ile karargâh kurmakla görevli komutanların da fikirleri alınarak, tartışmalar sonucu düşünce birliğine varılarak bir harekât planı taslağı meydana getirdiler. Padişah da arz edilen planı uygun buldu ve tatbikatına karar verildi.

 

 

 

OSMANLI ORDUSUNUN HAREKÂT PLANI:

 

 

Osmanlı ordusu, Mohaç ovasının güneydoğusundaki batak­lık bölgeye doğru gitmeyip, biraz daha batıdaki, düşmanı kuşata­cak bir yer olan sırtlar gerisine yanaştırılacak,

 

Macarların çok güvendikleri zırhlı süvarilerinin hücumları­nı kırmak için birbirine zincirlerle bağlanmış toplarla ateş ve en­gelleyici barikatlar kurulacak,

 

Daha evvelden hazırlanmış müstahkem mevzilerde bekle­yen düşman ordusuna önce taarruz edilmeyecek, düşman taarruza teşvik edilecek. İlk saflara yerleştirilecek hafif piyadeler, düşman hücumlarını oyalama savaşlarıyla önce onları peşlerine takarak ge­riye, daha sonra yanlara çekilerek ve Macar ordusunun taarruzu merkeze doğru kanalize ettirilerek, düşman bir torba içine sokul­maya çalışılacak, bunun için her türlü hareket yapılacak. Bu tahak­kuk edilince, Osmanlı ordusu her iki yandan ve merkezden taar­ruza geçilerek düşman kuvvetleri çevrilmeye çalışılacak. Daha ev­velden düşmanın gerilerine düşülecek şekilde açık yanlarda gizli tertiplenen Akıncılar da düşmanın daha gerilerine düşecek şekilde harekete geçerek, düşman tam bir çember içine alınarak tamamını yok etmek üzere bütün tedbirler alınacak. Yapılacak bütün hare­ketler düşmana sezdirilmeyecek, gizli tutularak tam bir baskın sağ­lanacak.

 

 

 

MACAR ORDUSUNUN (Haçlı ordusunun) SAVAŞ HAZIRLIKLARI:

 

 

Osmanlılar tarafından savaş için yapılan hazırlıklar o kadar gü­zel gizlenmişti ki; Macar ordusu bu hazırlığın kendisine karşı olduğunu anlayamamış ve savaşa hazırlıkta geç bırakılmıştı. Boşuna zaman kaybetmişler, savaşın kendilerine karşı olduğunu öğrenince de iş işten geçmişti.

 

İtalyan prenslikleri, İngiltere Krallığı, Fransa Krallığı gibi birçok Avrupa devleti Şarlken’e karşı bir ittifak hazırlığı içinde bulundukları için, Şarlken bunun telaşı içinde kimseyi düşünecek halde değildi. Bütün düşüncesi Avrupa’da kendine karşı açılacak savaşa nasıl karşı koyacağı idi.

 

Şarlken’in kendi topraklarına göz diktiğini bildiklerinden ace­le anlaşan devletler, Mayıs 1526 tarihinde Şarlken aleyhine ittifak imza etmişler ve savaş hazırlıklarına da başlamışlardı. Şarlken kendi dertleriyle baş başa kaldığından, onun kışkırtıcılığından ve koruyuculuğundan yoksun olan Macarlar kendi kendilerine kaldık­larından başlarının çaresine bakmak zorunda kalmışlar ve ilk ted­bir olarak, önce sınırlarını örtmek ve korumak için; Paltamani-Sava hattını savunmaya karar vermişlerdir. Macar Kralı Layoş, bu savaşın kazanılması için her türlü çareye başvuracağını söylemiş ve harekete geçmişti. Yalnız Macar ordusu (Haçlı ordusu) başko­mutanının kim olacağı hakkında karara varılamıyordu. Macaristan eyaletlerinin idarecilerinden bir kısmına inanılmıyordu. Avusturya komutanlarından Nikolaszali’ye ordunun başkomutanlığı teklif edilmiş, fakat sonra kabul edilmemişti. Başkomutanlık görevinin verilmesi düşünülen Paleten, Tomori ve Japolya’dan da vazgeçil­mişti.

 

Nihayet 2 Haziran 1526 günü çaresiz kalan Kral Layoş, baş­komutanlığı üzerine almayı kabul edip o günden itibaren faaliyete geçerek kuvvet toplamaya ve ordunun bütün ihtiyaçlarını sağlama­ya başladı.

 

Macaristan orduları için yığmak mahalli Tolma seçildi. Bütün ordunun burada toplanması kararlaştırıldı. Buna göre gereken emirler verildi. Kral Layoş da kuvvetleriyle yürüyüşe geçerek 6 Ağustos 1526 günü Tolma denilen yerin yakınındaki Sen Jorj ka­sabasına gelerek ordugâha geçti. Kısa zamanda yığmak mahalline diğer kuvvetler de gelmeye başladı. Birçok eyaletlerden papazlar, subaylar da geliyor, orduya katılıyorlardı. Macar ordusu derme çatma da olsa Tolma’da toplanabilmişti. Bu sırada Kral, askeri şû­rayı toplantıya çağırdı. Yapılacak savaş için durum tartışması ya­pıldı. Komutanlardan bir kısmı Drava Nehri gerisine çekilmesi­ni, Osmanlı ordusunu orada beklemesini öne sürüyorlar, Osman­lı ordusunun kuvvetinin kendilerinden zayıf olduğunu ileri sürü­yorlardı. Macar ordusun zafere ulaşacağına inandıklarını söylü­yorlardı. Bir diğer kısım komutanlar ise; ordunun Drava Nehri tarafına gitmeyip Polaten’e gidilmesini, Osmanlı ordusunu bura­da durdurmayı, burada başarıya ulaşılmazsa Hırvatistan’a çekilerek buradaki kuvvetlerle birlikte Avusturyalılar tarafından tah­kim edilmiş savunma mevzilerinden faydalanılarak Osmanlı or­dusunu ikiye ayırmayı, ayrı ayrı yenmeyi ileri sürüyorlardı. Fa­kat bazı Macar asilleri Polaten hareketini uygun bulmuyor, karşı çıkıyorlardı. Osmanlı ordusunun başında nasıl başkomutan ola­rak padişah bulunuyorsa, kralın da bütün Haçlı ordusunun başın­da bulunmasını istiyorlardı.

 

Kral son fikri uygun bularak kabul etti ve Osmanlılarla düşü­nülen yerde savaşmaya karar verildi.

 

16 Ağustos 1526 günü kral beraberindekilerle birlikte Bata’ya geldi. Piskopos Tomori’yi başkomutan, Japolya’yı da yardımcı komutan seçti. Savaşın Osmanlı ordusuyla MOHAÇ Ovası’nda açıkta yapılmasına, savaş yeri olarak da Mohaç kasabası güne­yinde Nijniyat ile Kelküt köyleri arasındaki yerin seçilmesine ve burada derhal tahkimat kazılmasına, hendekler, engellemeler ya­pılmasına ve elden geldiği kadar müstahkem hazırlanmasına baş­landı. Mevzinin sol yanı Tuna Nehri’ne dağıtılacak, sağ yanı ise mümkün olduğu kadar uzatılarak emniyet altına alınacaktı.

 

 

Macar Başkomutanlığının harekât planı:

 

Plan kısa ve kesindi...

 

Macar ordusu birinci hatta bulunan bütün birlikleriyle aynı zamanda taarruza başlayacak, bütün güçleriyle Osmanlı ordusu­nun üzerine atılacaklardı.

 

Çekilen Osmanlı ordusunun (çekileceğine inanıyorlardı) peşleri bırakılmayacak, bu sırada zırhlı süvarileri de savaşa soku­larak Osmanlı ordularının gerilerindeki kademelerini de içine alacak şekilde bir çevirme yapılacak, çember içine alman Osman­lı ordusu tamamen yok edilecekti.

 

Macar Başkomutanlığı bu inanç içinde, beyinleri ve bedenle­riyle planları hazırlamışlardı. Ve kesin zaferin kendi taraflarında olacağına o kadar inanmışlardı ki, bundan başka bir şeye ihtimal vermiyorlar ve bilhassa zırhlı süvarilerinin her türlü başkaldırma­ya mukabele edeceklerine ve önlerine ne çıkarsa çıksın yakacakla­rına, kıracaklarına güveniyorlardı.

 

 

 

SAVAŞ ALANININ YERİ:

 

 

Mohaç kasabası; Tuna Nehri’nin sağ kıyısında ve Çele suyu­nun Tuna Nehri’ne karıştığı yerden başlayıp Karaziça, Karayişçe Nehri ortasında son bulan 7500 metrekarelik bir ova kenarında ya­pılmıştır. Ovanın doğu tarafı Tuna Nehri’nin birçok kollarıyla su­lanmış, birçok kanallar kurulmuş olmasına rağmen bataklık yerle­ri çoktur. Ovanın batısında 40 metrekare kadar yüksekliğinde bir tepe vardır. Üzerinde binalar, bir de kilise görülür. Osmanlılar bu tepeye Pusu Kilise adını koymuşlar. Baranyavar’dan Mohaç’a gi­den yol bu noktada ovaya ulaşmaktadır. Bu yolun bataklık araziye -yaklaştığı yerde de 5 metre kadar yükseklikte bir tepe vardır. Os­manlılar bu tepeye Türk Tepesi veya Hünkâr Tepesi adını koymuş­lardır. Bu tepecikten ovanın Mohaç’a kadar olan kısmını görmek mümkün olmuyordu. Mohaç ovası; tarlalar, otlu meralar, kısmen ağaçlarla örtülü geniş bir sahadan ibarettir.

 

 

 

MOHAÇ MEYDAN MUHAREBESİ İÇİN OSMANLI ORDUSUYLA MACAR ORDUSUNUN SAVAŞ TERTİBATI

 

 

 

 

OSMANLI ORDUSUNUN SAVAŞ TERTİBATI:

 

 

Akıncı komutanlarından Bali Bey’in yakaladığı bir Macar esi­rinden öğrenildiğine göre, düşman ordusunun Mohaç ovasında ol­duğu kesinleşti. Yapılan keşiflerde; düşman kuvvetlerinin Mohaç ovasına yerleştiği ve savaş için tertip aldığı görüldü. Osmanlı or­dusu da düşmana sezdirmeden yürüyüş kollarından açılarak savaş düzenine geçirildi.

 

 

 

 

HARP İÇİN TERTİBAT ŞÖYLE İDİ:

 

 

İleride hafif piyade birlikleri, onun gerisinde Sadrazam İbrahim Paşa komutasında Rumeli askerleri ve yeniçerilerle topçulardan oluşan bir kuvvet grubu, bu grubun gerisinde Behram Paşa komutasında 10.000 kadar yeniçeri, Anadolu askerleri ve topçulardan mürekkep bir grup bulunuyordu. Başkomutan Kanunî Sultan Süleyman, kapıkulu askerleri ve diğer topluluklardan geri kalan kuvvetlerle daha gerilerde yerini almış bulunuyordu. Sol yanda ağaçlıklar arasında gizlenmiş Bâli Bey akıncıları ve Hüsrev Bey akıncıları da düşman gerilerini hedef almış bulunuyorlardı. Ordu ağırlıklarının emniyetleri sağlanarak gerilerde bırakılmışlardı. Osmanlı ordusu savaş düzeni aldıktan sonra Kanunî Sultan Süleyman beraberinde Sadrazam İbrahim Paşa ve diğer büyük komutanlar olduğu halde askerlerini teşci ve teşvik etmek için alay alay dolaştılar. Padişah her alayın sancağı önüne geldiğinde ellerini yukarıya kaldırıyor ve dualara başlıyordu.

 

"Büyük Allah’ım! Bütün kudret senindir. İlâhi nusret ve tasarruf senindir. İnayet eyle, himaye eyle, bizleri utandırma Yarabbi... Düşmanı sevindirme ve zaferi bize nasip et" diyor. Gözyaşlarını tutamıyordu. Yeryüzündeki Müslümanların halifesinin bu içten duası çok tesirli oluyor, etraftakileri de ağlatıyordu. Bu durum askerin cesaret ve şecaatini kat kat artırıyor, hepsi bir ağızdan Allah’a, din uğrunda, vatan uğrunda canlarını seve seve feda edeceklerini haykırıyorlardı. Ve işte bu kudret, cesaret ve heyecan içinde Osmanlı ordusu savaşın başlamasını sabırsızlıkla bekliyordu.

 

 

 

MACAR ORDUSUNUN SAVAŞ TERTİBATINA GELİNCE:

 

 

 

Macarlar da harekât planlarına uygun olarak savaş tertip ve düzenlerini almış bulunuyorlardı: Birinci hatta 10.000 kadar piyade birliklerini yerleştirdiler, aralarına ve gerilerine toplarını mevzilendirdiler. Beheri 2.000 süvariden oluşan iki süvari tümenini yanlara verdiler. Sağ yan süvarileri tümen komutanlığına. Komutan Poletet’i verdiler. Sol yandaki süvari tümeninde Perini, merkezde Kral Layoş bulunuyordu. İkinci hatta süvari ve piyadelerden oluşan bir kuvvet bulunduruyorlardı. Piyadeler yanlara gönderilmişti. Süvari küvetleri 3 biner kişilik gruplara bölündü.

 

Her grup birbirinin gerisine tertiplendi. Bu hattın ilk kademesinde 3.000 süvari ile Tarça, Kartakuvi komutasında, onun da gerisinde 3.000 süvari Tratepe ile Silik komutasında, onun da gerisinde 3.000 süvari Drajifi komutasında, 1000 kadar süvari, 2000 kadar hafif piyade birliği de bu komutan emrinde tertiplenmiş bulunuyordu. Ayrıca ordu karargâhının korunması için de 2000 savaşçı ayrılmıştı. Birlikler yerlerini alır almaz Kral Layoş beraberindeki Plate, bütün kıtaları dolaşarak Osmanlılara meydan okuyan konuşmalar yaptı. Askerine cesaret ve moral verdi. Ordunun Başkomutanı Tomori ve onun yardımcısı Estergon Piskoposu Zapolya ve daha birçok piskoposlar da bu gurupta yer almışlardı. Macar ordusu da savaş tertiplerini aldıktan sonra savaşın başlamasını sabırsızlıkla beklemeye başladılar.

 

 

MOHAÇ MEYDAN MUHAREBESİ

 

 

 

 

 

26 Ağustos 1526 sabahı, Mohaç ovasına hafif yağmur taneleri düşmekte olup öğle vaktine kadar ovada sükûnet hâkimdi. Fakat hemen sonra korkunç bir karaltı ile insana dehşet veren bir fırtına koptu. Ortalığı toz duman kapladı. Ayakta durmak bile güçleşti. Macar ordusundaki birçok asker günlerdir ayakta kaldıklarından çok yorgun görünüyorlardı. Bu hava şartları altında her halde Osmanlı ordusu taarruza kalkmaz deyip dinlenmeyi düşünürken, Osmanlı komutanlarından Bâli Bey kuvvetlerinin tam düşman gerilerini hedef tutan hareketleri görüldü. Macar komutanlarından Baturi, ufukta hayal meyal görülen Osmanlı süvarilerinin ordugâhlarını taciz etmek için gönderilmiş olacağını sanarak, kraldan aldığı emirle Komutan Ratke’nin yanına süvari kuvveti katarak. Osmanlı süvarilerinin uzaklaştırılmasını, sonra cepheye dönmesini, yerini almasını emretti. Bu sıralarda Osmanlılar cephesinde kıpırdanmalar görüldü. Akşama iki saat kadar bir zaman vardı. Ama Osmanlı ordusu bütün cephede ilerlemeye başlamıştı. Bu suretle ilk taarruz hareketi Osmanlılardan başladı. Sadrazam İbrahim Paşa komutasındaki ikinci hat birlikleri kendi cephelerine isabet eden düşmana taarruza geçmişlerdi. Bâli ve Hüsrev Beyler de komuta ettikleri süvari tümenleriyle düşmanın sağ yanından gerilerine doğru çevirme kuşağını tamamlamaya çalışıyorlardı.

 

Macar Başkomutanlığı; Osmanlı ordusunun bütün cepheden taarruza kalktığım görünce, derhal karşı koymaya başladılar. Önce toplarla başladılar, fakat toplar menzillerinin kısalığı dolayısıyla Osmanlılar üzerinde hiçbir tesir yapamadılar. Daha sonra onlar da karşı taarruza geçtiler. Ortadaki Macar kuvvetleri önce Rumeli kuvvetleri üzerine saldırdılar. Bu cephedeki Osmanlı kuvvetleri (plan icabı) yavaş yavaş yanlara ve gerilere doğru çekilmeye başladılar.

 

Peçevi tarihi ise; Başkomutan Tomori’nin Sadrazam İbrahim Paşa kuvvetleri önünde zincirlerle birbirine bağlı top ateşleri, aynı zamanda piyadelerin tüfekleriyle yaralanan ve ölen Macarlara aldırmaksızın açılan bir gedikten merkeze doğru saldırıya devam ettiğini yazmaktadır. Bu durumu gören Palemin’in kardeşi Andre Abaturi, Osmanlı kuvvetlerinin yanlara ve geriye çekildiklerini görünce gözlerine inanamamış, bir de Başkomutan Tomori’nin kuvvetlerini coşku içinde Osmanlıların cephe merkezi içlerine doğru ilerlediklerini görmüş,

 

— Düşman kaçıyor, kazandık, kazandık diye bağırmaya başlayınca bu sevinç feryatlarını duyan, yedektekiler dâhil bütün Macar ordusu süvarileri hep birlikte ileri atılarak kazandıklarını sandıkları zaferin sonucunu almak üzere boşluktan merkeze doğru ilerlemeye başlamışlar. Yalnız bütün Macar süvari birliklerinin, Macar ordusu başkomutanının veya kralın emriyle mi bu saldırıya kalktıkları, yoksa savaşın kazanıldığı zannına kapılarak başıboş olarak mı saldırıya geçtikleri öğrenilemedi. Bu süvarilerin saldırısıyla artık savaşın bir komuta içinde sevk idaresinde imkân kalmadığı aşikârdı. Macar süvarilerinin, düzenli bir savaş tertibi almış olan ikinci Osmanlı hattı üzerine saldırmaları ve yine birkaç süvari birliğinin derinlikte padişahın bulunduğu kısma kadar ilerleyebilmeleri onlara çok pahalıya mal oldu. Hepsi kapıkulu askerlerince karşılanıp yok edildiler. Macar süvarileri tüfeklerini çok iyi kullanan Osmanlı piyadeleriyle, araba ve zincirlerle birbirine bağlı toplara çarptılar. Önü açılan topçunun ateşleri karşısında çok kayıplar verdiler. Bu ateşlere rağmen adım adım da olsa ilerlemeye çalışmaları ile iki taraf arasında kan kokusu, barut kokusu karışıyor, ölenlerin hırıltıları, yaralananların canhıraş feryatları, Osmanlı mehterhanesinin vaveylayı andıran kahramanlık marşları büyük sesler çıkaran davullar, kösler, zurna, krenay sedaları, bayrakların dalgalanması, kılıç, mızrak şakırtıları, atların kişnemeleri, topların çıkarttığı büyük gürültü etrafa dehşet meydana getiriyordu. Bir tarafta süvariler karşılıklı çarpışırken, diğer taraftan piyadelerin isabetli ateşleri düşmanı yere seriyordu. Savaş alanında kıyametler kopuyordu. Savaş böyle devam ederken, savaş alanında birden bire korkunç bir sessizlik meydana geldi. Macar süvarileri şaşkın, şuursuz panik halinde oraya buraya koşuyorlar, ne yapacaklarını bilemiyorlardı.

 

Cephenin ortasından süvarilerinin başarılı ilerlemelerine aldanarak hücuma katılan Macarların elindeki bütün kuvvetleri Osmanlı Başkomutanlığı’nın istediği, kanalize harekâtının başarıya ulaşmasını sağladı. Açılan bu torbaya girmeleri mümkün kılındı. Macar ordusunun sağ yanında ağaçlar arasında saklanmış Bâli ve Hüsrev Beylerin akıncı tümenlerinin gerilerden Macar or­dusunun çekilme yollarını kapadığı da anlaşılınca Macar ordusu kendisini çepeçevre Osmanlı ordu kuvvetlerinin arasında buldu. Bu hali gören Macar orduları Başkomutanı Tomori son bir gayret­le toparlayabildiği kuvvetlerle, Osmanlı ordusunun sağında bulu­nan Sadrazam İbrahim Paşa kuvvetlerine saldırmayı denedi. Hâlbuki Osmanlı ordusu gayet geniş bir cephe kurmuş, Mohaç ovası­nı boydan boya tutmuş hiçbir boşluk bırakmamıştı. Hele Bâli ve Hüsrev Beylerin komuta ettikleri akıncı tümenlerinin çemberi da­raltmaları, Macar ordusunu bir ateş çemberi içine atmıştı. Bu du­rumdan kurtulmak için Macarlardan ayakta kalabilenler can hav­liyle kendilerini Tuna Nehri’ne atmayı denediler. İşte o sırada Os­manlı ordusu her iki yandan ve cepheden, geriden mükemmel bir ateş desteğine dayanarak taarruza başladılar. Çaresiz kaldıkları için canlarını kurtarmaktan başka bir şey düşünmeyen Macarlar bu sefer de kendi zırhlı süvarilerinin üzerlerine düştüler. İşte bu hengâme içinde Tuna bataklıklarına sürüklendiler. Osmanlı ordusu düşmanın bu perişan durumu karşısında aslanlar gibi vuruşuyor, önlerine çıkanları kılıçla, mızrakla, balta ile ve açtıkları ateşlerle yerlere seriyorlardı. Bu kısacık zaman içinde bir de baktılar ki öl­dürecek düşman kalmamış, ya kılıçlar altında ya da bataklıklarda koca Macar ordusu bir anda yok olmuştu. Bu müthiş çarpışmalar sonucunda düşman ordusundan 25.000’den fazla ölü yerlerde yatı­yor, 20.000’e yakın Macar da esir edilmiş bulunuyordu. Savaş bo­yunca devam eden şiddetli fırtınadan faydalanan pek az bir düş­man ancak kaçabilmişti. Bu dehşetli savaş süresince pek çok Ma­car komutanı, asilzadeleri, Başkomutan Tomori de dâhil ölüler arasında bulunuyordu. Başkomutan Tomori’nin başı gövdesinden ayrılarak bir mızrağın ucuna takılmış, askerler arasında dolaştırıla­rak teşhir edilmişti. Bu savaşta Osmanlıların kayıpları yok dene­cek kadar azdı.

 

Kral Layoş savaşı kaybettiğini acı içinde görmüş, beraberinde­ki çok az koruyucusuyla Budin istikametinde kaçmaya başlamıştı. Çele suyuna yaklaştığında arkasına bakmış ve pek az kişinin ken­disini takip ettiğini görmüş kahrolmuştu. Çele suyu her yerinden geçit veren, derinliği olmayan bir nehirdi. Fakat bu son günlerde ardı arkası kesilmeyen yağmurlar yüzünden Tuna Nehri’nin fazla suları bu nehri de yükseltmişti. Kral Layoş, tam karşı kıyıya geldi­ğinde atı çok yorgun olduğundan bütün çabalamalarına rağmen bir türlü kıyıya çıkamıyordu. Sendeliyor, çabalıyor ama bir türlü kara­ya ayak basamıyordu. Sonra at birden bire geriye yıkılarak kralla birlikte bataklığın içine yuvarlandı ve kayıplara karıştı. Kralın be­raberinde Obalt Zateviçku da bulunuyordu. Bu hadise onun gözle­ri önünde oldu. Obalt canını kurtarıp Budin’e gidebildiği zaman, Macar ordusunun yenilişini ve kiralın feci ölümünü oradakilere anlattı.

 

Mohaç savaşı o derece parlak ve şanlı bir zaferle sonuçlanmış­tı ki, durumdan coşan Padişah, "Artık burada durulmaz, hedef Bu­din" emrini vererek, ordusunu kaçabilenleri takibe geçirmek iste­mişti. Ama zaman buna imkân vermiyordu. Çünkü her taraf karar­mıştı. Mecburen takibe ara verildi. O geceyi bütün ordu savaşa ha­zır durumda geçirdi. Karanlıkla beraber dehşetli bir yağmur da başlamıştı. Çadırlar kurulmamış yere yatmaya da çamur müsaade etmemiş, ordu geceyi atların sırtında geçirmek zorunda kalmıştı. 27 Ağustos 1526 günü parlak bir güneşle başlamış, her taraf pırıl pırıldı. Sanki tabiat Osmanlıların zaferine katılmış hissini veriyor­du. Bu gün savaş alanındaki ölüler ve şehitler gömüldü, yaralıların bakımı yapıldı. Padişah otağ-ı hümayunu ve askerlerin çadırları kuruldu. Padişah’ın çadırı önüne muazzam bir taht kuruldu. Padi­şah Kanunî burada yerini aldı. Tebrikleri kabul etti. Allah’a hamd-ü senalarda bulundu. Sırasıyla vezirler, komutanlar, büyük rütbe­li erkân, Padişah’ın önüne gelerek zaferi kutladılar. Padişah da kendilerine yaptıkları kahramanlık ve üstün başarılardan dolayı nişanlarla taltif etti. Bazılarına da hil’atlar giydirdi. Bu esnada Pa­dişah mehteri devamlı Nevbet vuruyor, hamasi marşlar çalıyordu. Askerler de sevinç içindeydiler. Sonra bütün devletlere ve memle­ket içi eyaletlere zafernameler gönderildi. Nihayet 2 saat gibi kısa bir süre içinde, Kanunî Sultan Süleyman’ın deha, sevk ve idaresi komutan ve askerlerinin kahramanca çarpışması sonucu Macar or­dusunun bütünüyle yok edilmesi dünyada hayranlık uyandırdı. Pa­dişah muzaffer ordusuyla Budin üzerine yürüyüşe geçti. Macaris­tan’ın başşehri olan Budin halkı, ordularının yok oluşunu öğren­dikleri halde krallarının ve bu savaşta ölen evlatlarının yasını tut­madan şehrin anahtarını padişaha teslim ettiler.

Osmanlı ordusu zafer sevinci, neşe ve gurur içinde yürüyüşüne devam ederek 13 Eylül 1526 günü, artık kendi memleketlerinin bir parçası olan Macaristan’a ve onun başşehrine girdiler.

  • Burdasin: Ana Sayfa
    Bugün: 1
    Tıklama: 101
    Çevrimiçi:
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=