osmanli devleti derin tarihi,osmanli korsanlari,osmanli valide sultanlari,unlu turk denizcileri,osmanlida denizcilik osmanli sultanlari ile ilgili hersey,osmanli derin gecmisi,savaslari,osmanli kronolijisi,osmanli tarihi,harem entrikalari,osmanli ansiklopedisi,anadolu selcuklu devleti,osmanli devleti tanitim sitesi


Osmanli Bizim Çektiğimiz Videolar

osmanli-devleti1299 | Osmanli Devleti | osmanli padisahlari | osmanli vezirleri | Osmanli Ansiklopedi Bilgileri

osmanlida isimsiz mezarlar

  İSİMSİZ MEZARLAR

 

 

 

     Hayatta iken bile çok meşhur bir-ikisi hâriç, isimleri dahi bilinmeyen cellâtlar, ölümlerinden sonra da mezar taşlarına dahi ismi yazılmayan isimsiz kahramanlardır. Evlenemedikleri ve insanlar tarafından istenmedikleri için, hayatta iken yapayalnız, öldüklerinde ise âdetâ aşağılanarak isimsiz mezarlara gömülürler. Belki de mezarlarına bir kötülük yapılmaması için. Beddua dışında bir dua da alamazlar. Halk onları ne kadar sevmezse sevmesin, onların da kendilerini haklı çıkaracak, mesleklerini ifâde eden sözleri vardır elbet. Derler ki:

 

 

 

     “Hükmü sultân olmazsa, hatâ gelmez cellâttan” 

 

 

 

     Cellâtlar birer saray görevlisi, emir kulu olsalar da halk tarafından sevilmezlerdi. Kimse mezarının onlarla birlikte olmasını istemez, bu yüzden de mezarları, halkın mezarlarından ayrı olurdu. İstanbul’a ilk karın yağdığı yer olduğuna, son karın da yine oradan kalktığına inanılan ve eski İstanbul’un en uç noktalarından biri kabul edilen Karyağdı Tekkesi’nin 100 m. ilerisindeki Cellât Mezarlığı’na defnedilirlerdi. O zamanlar burası, İstanbul’un uç noktalarından biriydi. Kuş uçmaz, kervan geçmez, kimsenin uğramadığı, doğru dürüst yolu bile olmayan, yabânî ağaçlar içinde ürkütücü bir yerdi. Ömürleri boyunca sarayda görev yapan cellâtlar, ölümlerinden sonra buraya gömülmekle sürgüne gönderilirlerdi sanki. Hayatta iken de öldükten sonra da yapayalnızdı onlar. Issız yerlerde sessizce yatıyorlardı. Mezar taşları da yazısız ve şekilsizdi. Hâlbuki Osmanlı mezar taşlarına baktığımızda, baş kısımlarından, işâretlerden, sembollerden hangi dönemde yaşamış olduğunu ve hangi mesleğe sâhip olduğunu, kadın mı erkek mi olduğunu, hattâ ölüm sebebini anlayabilirdiniz. Cellât mezar taşlarında ise ne mesleklerine ne hayatlarına dâir bir işâret olmadığı gibi, isimleri dahi yazılı değildir. Hattâ mezar taşı olduğu bile belli değildir. 1.5 metre boyunda bir küfeki taştan ibârettir sâdece. Sessiz, sedâsız, isimsiz ve duâsız mezar taşlarıdır cellât mezar taşları. “Ruhuna bir fatiha” ricâsından dahi mahrum edilmiştir onlar. Yok sayılıyorlardı âdetâ.

 

 

 

     Mezarlarının da şu an yok olmaya mahkûm edildiği gibi. Dünyada bir örneği daha bulunmayan Eyüp’teki Cellât Mezarlığı, bir açık hava müzesi gibi korunması gerekirken ıssız ve sessiz ecelini bekliyor orada.

 

 

 

     Alelâde bir taş zannedilen, mezar taşı olduğu dahi anlaşılmadığından, niceleri sökülüp atılmış, nicelerinin yanına yeni mezarlar açılmış. Bir devrin korkulan ve mezarlarına dahi yaklaşılmayan bu meslek erbabının yanında şimdi minicik çocuklar dahi defnedilmekte. Bilseler bu biçimsiz taşlar altında yatan ne isimsiz cellâtlar olduğunu…

 

 

 

     CELLÂT HİKÂYELERİ

 

 

 

     Osmanlı târihinde cellâtlarla ilgili trajikomik hâdiseler de vardır. İşte bunlardan ikisi:

 

 

 

     İPŞİR PAŞA

 

 

 

     Sultan 4. Mehmet dönemi. 1655 yılında Kara Murat Paşa, yeniçeriyi tahrîk ederek, hanımının güzelliğiyle meşhur sadrazam İpşir Mustafa Paşa ile şeyhülislâm Esat Efendizâde Ebu Sait Mehmet Efendi’nin îdâmını hazırlamıştı. Araya giren devlet adamları, şeyhülislâmın affedilmesine muvaffak oldularsa da İpşir Paşa’nın îdâmına mânî olamadılar. Sadrazam ve şeyhülislâm zindanda îdamlarını beklerken bostancıbaşı geldi ve şeyhülislâm, affedildiği müjdesiyle zindandan çıkarıldı. Bu arada sadrazamın îdâmından önce, Mahmut Efendi isminde bir molla, dînî telkin için zindana, sadrazamın yanına gönderildi. Lâkin cellâtlara, şeyhülislâmın affedildiği bildirilmediği için zindana gelen cellâtlar, karşılarında iki kişi görünce birini şeyhülislâm, diğerini sadrazam zannederek, kızılcık şerbetlerini ikrâm edip boğmak üzere üzerlerine atıldılar.

 

 

 

     Evvelâ cellâtların kemendine teslîm olan İpşir Paşa boğulduktan sonra sıra şeyhülislâma gelmişti. Lâkin Molla Mahmut Efendi bir türlü teslîm olmuyor, bağırıp çağırıyordu. Bostancıbaşı bu duruma şaşırdı:

 

 

 

     —Sen bir din adamısın Efendi! Kadere rıza göster, metîn ol ki ölümün âsân ola.

 

 

 

     Mahmut Efendi de:

 

 

 

     —Ben telkîne geldiydim. Îdâmıma mucip ne?

 

 

 

Dediyse de cellâtları inandıramadı. “Pâdişah fermânıdır” deyip kemendi boynuna geçirdiler. Nihâyet seslere koşan muhâfızlar, hakîkatı cellâtlara anlatınca Mahmut Efendi son anda boğulmaktan kurtuldu.

 

 

 

     Kan-ter içinde mücâdele eden ve ölümlerden dönen Mahmut Efendi, İpşir Paşa için söylene söylene gitti:

 

 

 

     —Fesuphânâllâh! Ne muzır adammış bu İpşir Paşa. Böyle heriflerin dirisinden de ölüsünden de uzak durmalı ki muzırrâtı dokunmaya. 

 

 

 

     NEF’Î

 

 

 

     İkinci hikâyemiz de Nef’î ile alâkalı. Mâlum; Sadrazam Bayram Paşa aleyhinde yazdığı şiirlerle îdâmına hükmedilir. Öncesinde yazdığı hiciv kitabı “Sihâm-ı Kazâ’yı” Sultan 4. Murat’a takdîm etmek için saraya gittiğinde, Sultân’ın huzurundayken sarayın çatısına yıldırım düşmüştü.  Sultan Murat gürledi:

 

 

 

     —Be uğursuz adam! Al kitabını uzaklaş buradan. Ki kazâ oklarından ( Sihâm-ı Kazâ’dan ) emîn olalım.

 

 

 

     Hüküm verilmiş, mühür basılmıştı. Nef’î îdâm edilecek. Dârüssaâde Ağası, affı için aracılık yapıp sadrazama mektup yazıyor. Nef’î başında durmuş, zenci ağayı seyrediyor. Az sonra bembeyaz kâğıda simsiyah mürekkep damlayınca, Nef’î kendini tutamıyor ve zenci ağaya dönerek ölümüne sebep olan latîfesini yapıyor:

 

 

 

     —Efendim, teriniz damladı.

 

 

 

     Ağa, öfkelenip mektubu yırtarken, Nef’î cellâdın yağlı kemendine teslîm edilir. Îdâm edilirken bile cellâdına:

 

 

 

     —Yürü bre nâbekâr! Diyecek kadar cesurdur Nef’î.

 

 

 

     Sarayın odunluğunda kementle boğularak öldürülen şâirin cesedi denize atılır.

 

 

 

     Ölümünden sonra kendisi için söylenen beyit meşhurdur:

 

 

 

     “Gökten nazîre indi Sihâm-ı Kazâ’sına
       Nef'i diliyle uğradı Hakk’ın belâsına”

 

 

 

     Eser, bir mecliste okunurken toplantının yapıldığı yere yıldırım düştüğünden, o sırada meclisteki şâirlerden biri söylemişti bu beyti.

 

 

 

     CELLÂT MEZADI

 

 

 

     Son hikâyemiz de Târihçi Peçevî İbrâhim Efendi’den:

 

 

 

     Îdam edilen şahsın cesedi ve üzerindeki kıymetli eşya, para ve giyecekleri cellâdın malı sayılırdı. Cellât, cesedi isterse atar, isterse ölünün sahiplerine rütbe ve mevkîine göre satardı. Îdam edilenlerin üzerinden çıkan şeyler de toplanır, senede bir veya iki defa mezat ile satılır, geliri cellâtlar arasında taksîm edilirdi. Buna “Cellât Mezadı” denilirdi. Bu eşyaların uğursuzluğuna inanıldığından umûmiyetle hakiki değerinden ucuza satılırdı. Bazı îdam mahkûmları, cellât yakalarına yapışmadan evvel, üzerlerinde bulunan kıymetli eşyaları çıkarıp yanındakilere “Beni anar, bir Fatiha okursunuz!” diye hediye ederlerdi.
 
     Sultan Üçüncü Murat’ın Kapı ağası Gazanfer Ağa, Rüstem Ağa isminde bir sanatkâra elmaslarla süslü bir saat yaptırmıştı. Gazanfer Ağa îdam edildiğinde, kıymetli saati koynundan çıktı. Cellâtlar, bir servet olan ve cep saatinden daha büyük olan bu saat için bir mezat yaptılar. Saati Tırnakçı Hasan Paşa satın aldı. Az bir zaman sonra Tırnakçı Hasan Paşa da îdam edilince, saat yine cellât mezadına düştü. Bu defa oldukça ucuz bir fiyata Kasım Paşa satın aldı. Bir iki ay geçmeden Kasım Paşa da cellâtın elinde rûhunu teslîm etti. Üçüncü defa cellât mezadına düşen saati Sadrazam Derviş Paşa satın aldı ve Eğriboz sancak beyliğine tâyin edilen kardeşi Civan Bey’e hediye etti.

 

 

 

     Peçevî İbrâhim Efendi, bir ara Civan Bey’e misâfir oldu. Eğriboz’da sâhildeki evinde sohbet ederken, söz saatten açıldı. Civan bey koynundan saati çıkararak müverrihe gösterdi. İbrahim Efendi “ Ömrümde böyle güzel bir saat görmedim” deyince Civan Bey de saatin hikâyesini anlattı. Peçevî elindeki saati hemen bırakarak: Subhânâllâh! Böyle uğursuz saati insan düşmanına vermez… Paşa nasıl olmuşta size hediye etmiş! İbrâhim Efendi’nin bu infiali karşısında Civan Bey’in korkudan yüzü sarardı. Ve hançeriyle saatin elmaslarını çıkarıp çarklarını da çekiçle kırarak denize attı.

     Civan Bey le İbrahim Efendi denize nâzır otururken, bir atlı çıkageldi. Ve Civan Bey’e görevinden azledildiğini tebliğ etti. “Hayrola! Azlimi mucip ne ola? Diyen Civan Bey’e, habercinin cevâbı şöyle oldu: Beyim! Birâderiniz Derviş Paşa îdam olundu. Sizin dahi îdamınız için ferman çıkıp Bostancıbaşılarla gönderildiydi. Lâkin araya şefaatçiler girip himmet eylediler. İkinci bir ferman ile kulunuz gönderildim ve îdamınıza memur olanlara yarım saat önce yetişebildim!

  • Burdasin: Ana Sayfa
    Bugün: 96
    Tıklama: 382
    Çevrimiçi:
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=