osmanli devleti derin tarihi,osmanli korsanlari,osmanli valide sultanlari,unlu turk denizcileri,osmanlida denizcilik osmanli sultanlari ile ilgili hersey,osmanli derin gecmisi,savaslari,osmanli kronolijisi,osmanli tarihi,harem entrikalari,osmanli ansiklopedisi,anadolu selcuklu devleti,osmanli devleti tanitim sitesi


Osmanli Bizim Çektiğimiz Videolar

osmanli-devleti1299 | Osmanli Devleti | osmanli padisahlari | osmanli vezirleri | Osmanli Ansiklopedi Bilgileri

osmanli aruz

ARÛZ
Araplara mahsus bir vezin sistemi olup, İslâmiyet dâiresi içine giren milletlerin edebiyatlarında yer alan şiir ölçüsü. Yön, çadır direği, dar yol, bulut, ölçü ve örnek olan şey gibi başlıca mânâları yanında, beytin ilk mısra’ının sonlarına da arûz denmiştir. Çadır, bir ailenin barındığı yer olarak düşünülürse, beyti ev, mısra’ı kapı mânâsına alırsak, arûzda direk olacaktır. Zâten çadırın muhtâc olduğu ve onu ayakta tutan şey direktir.


Önceleri Arab şiirinde açık ve belirgin şekilde olmayan aruz veznini edebî bir ilim olarak İmâm Halil bin Ahmed 701-775 (81-155) tedvin etmiş, sistemleştirmiş, böylece nazım ilmi kurulmuştur.

Arabların ilm-üş-şi’r diye adlandırdıkları şiir ilminin, ilm-ül-arûz ve ilm-ül-kâfiye diye ikiye ayrıldığını görürüz. İşte bunlardan aruz ölçüsü, aruz veznini, kaidelerini inceler.

Arabça’da temel ünsüzler harflerdir. Bu harfler ya harekesiz (sakin) veya harekeli (müteharrik) olurlar. Bir de illet harfleri yâni hastalıklı harfler denen uzun ünlüler (vokaller) vardır ki bunlar elif, vav, ye’den ibaret olup dâima uzun okunurlar. Zâten Arabça’da beyti meydana getiren harfler arasında harekeli ve harekesiz harfler birlikte bulunacaklardır. Bu harflerden ikisinin birleşmesine veted (kazık) denmiştir. İşte Arab aruzunu bu şekildeki heceler meydana getirmektedir. Bu husus daha çok Arab aruzunun konusudur.

Aruzda harflerin harekeli ve sakin oluşu göz önüne alınmış, kısa ve uzun hece ayrımı yapılmıştır. Bu hecelerden cüzler, cüzlerden de vezinler ortaya çıkmıştır.

Cüzler, kısa ve uzun hecelerin belirli sayıda bir araya gelmesinden ortaya çıkar. Buna tef’ile de denir. Vezindeki parça ve bölüme tef’ile veya cüz’ denmektedir. Tef’ilelerin birleşmesinden de vezinler ortaya çıkmıştır.

İmâm Halil aruzun esâsı olmak üzere 8 tef’ile tesbit etmiştir. Bu cüzlere efâ’îl ve tefâ’îl adı verilir. Bunlar: 1- Fe’ûlün, 2- Fâ’ilün, 3- Mütefâ’ilün, 4- Müstef’ ilün, 5- Mefâ’ilün, 6- Fâ’ilâtün, 7- Müfâ’aletün. 8- Mefûlâîü cüzleridir. İmâm Halil’i tâkib eden Kurtub (v. 821-22/H. 206) ve Ahfeş (822/H. 207) gibi âlimler aruzu ve kâfiyeyi ayrı ayrı ele alarak iki ilim ortaya çıkardılar ve yeni ıstılahlar da ortaya koydular. Sonra gelen âlimler, Kitâb-ul-Arûz adıyla eserler verdiler. Ayrıca edebiyat ve dil sahasına olan alâkadan dolayı, ayrı eserlerin yanında edeb kitapları ile ansiklopedilerde de aruza ve kâfiyeye yer ayrıldığı görülür.

Aslında Arab şiirinin vezni bu dildeki sabit hecelerin ahenkli dizileri ile uzunluk değerleri belli hecelere dayanmaktadır. İmâm Halil Arabça’nın yapısına dayanarak bir kısım işaretler ekledi. Sonunda eski şâirlerin eserlerini inceleyerek on beş bahir ve otuz dört aruz tesbit etti. Cevherî ise, Halil’in usûlüne bağlı kalmakla birlikte, aruzu kolaylaştırarak ıslah edip, bir sadelik getirdiği gibi, Halil’in sisteminde on altıyı bulan bahirlerin bütün vezinlerini on iki bâbda toplayarak tef’ilelerdeki değişmeleri zihâfât ile îzâh ederek, netîcede ilel ve zihâfât arasındaki farkı da kaldırdı.

İslâm öncesi Arab edebiyatında aruz bahirlerindeki bâzı vezinler yoktur. Bu devirde, tavîl, vâfir, kâmil, basît, mütekârib ve münserih bahirleri kullanılmıştır. Buna göre bâzı bahirler ile bunlarda yer alan bir kısım vezinlerin, başta dildeki âheng yâni dil mûsikîsi olmak üzere, nazım şekli ve muhteva ile alâkası bulunduğunu belirtmek yerinde olur. Bu münâsebetle; bütün Arab şiirleri dört kısımda mütâlâa edilmiştir. Bunlardan kasâid; deve üstünde yolculuk yapanlar tarafından teganni edilmiş ve tavîl, basît, kâmil gibi bahirlerin cüzlere ayrılmış vezinleriyle söylenmiştir. İkinci olarak görülen remel kısmındaki şiirlerdir. Bunlar kalabalık içinde söylenen, övünme, övgü ve yerme mevzuları ile müzâkerâta âid olup; medîd, basît, vâfir ve kâmil gibi vezinlerle söylenmiştir. Üçüncü olarak Arablarda deveci ezgileri, pazar ve çalışma sırasındaki şiirleri recez ve münserih bahirlerinin meştûr şekillerinde görülmüştür. Yine üçüncüde olduğu gibi dördüncüyü meydana getiren şiirler de aynı bahirlerin menhûk vezinleriyle, çocukları sevme, develeri sürme ve kuyulardan su çekme esnasında söylenmiştir.

Arab nazmında birim beyttir. Arablardaki ilk nazım şekilleri olarak görülen recez ve kasîd’in birinci beytleri mutlaka kafiyelidir ve nazım; ahengini vezin ve kâfiye gibi iki temel unsurdan alır. Ayrıca kelimelerin mısra’ ve beyt içinde seçilerek yerine konulması üçüncü bir sebebtir. Arablar kasîdenin yanında en çok recez nazım şekillerini kullanmışlardır. Zamanla İslâm dâiresine giren milletlerin edebiyatları ile temasta bulunmaları, konularda çeşitlilik, rubâî ve Mesnevî gibi yeni nazım şekillerinin ortaya çıkmasına sebeb olmuştur.

İslâm medeniyeti dâiresine giren milletler bu medeniyetin sunduğu değerleri almışlar veya az çok değiştirerek kendi bünyelerine uydurmuşlardır. Her millette şiir olduğuna göre bu dâirenin içine girinceye kadar, bu milletler kendi ölçü ve birimlerini de getirmişlerdir. Bu dâirenin içine ilk giren millet İranlılar olmuş, daha sonra Türkler, hintler ve diğer bazr milletler de dâhil olmuştur. Böylece aruz İran’a geçmiş ve İran şiirinin, bilhassa İslâmiyet’i kabulden sonra ortaya çıkan yeni Farsça diye adlandırılan devrin şiirde veznini teşkîl etmiştir.

Abbasî idâresinin zayıflaması ile Farsça edebî dil olarak canlanmış, gitgide hânedân ve eyâlet emirlerine bağlı merkezlerde Farsça şiir dili olarak Arabça’dan da ileri gitmiştir. Arabça’yı ve Arab nazım tekniğini bilen İranlı şâirler, Fars şiirinin gelişmesinde büyük rol oynadıkları gibi şiir tenkidçileri de belirli ölçü ve kaidelerin tesbitinde mühim vazife yüklendiler. Ses yapısı ve hece teşkili bakımından Frasça’nın aruza daha kolay adapte olduğu görüldü. Bu sahada Reşîdüddîn Vatvât (V. 1177/H. 573) başta olmak üzere bâzı zevat aruzla ilgili kitaplar ortaya koydular. İran nazmı, Arab nazım birimi olan beytin yanında, İslâm öncesi edebiyatında olduğu gibi, mısra’ı birim kabul etti. Böylece tek mısra’ bile aruzun tatbikinde kıvraklık getirdi ve bu, alelade olan konuşma dilinde bile görüldü. Ayrıca aruz, İran edebiyatında bâzı değişikliklere uğradı. Fars zevki Arab şiirinin bâzı bahirlerini kabul etmeyerek, bir seçme ve tercihte de bulundu. Zamanla yine İslâm öncesi edebiyatta görülen ve fehlevîye denilen dört kıt’adan meydana gelen manzumeler de aruzla yazıldı. Böylece rubâî nazım şekli ortaya çıktı.

Her millette olduğu gibi Türklerde de İslâmiyet’ten önce şiir vardı ve vezni parmak hesabı denen hece vezni idi. İslâm medeniyeti içine girince hece yanında aruzu da kullandılar. Ancak Türkler aruzu doğrudan doğruya Arablardan değil İran yolu ile aldılar. Ayrıca her iki milletin nazım şekillerini de kullandılar. Farslarda olduğu gibi Türklerde de nazım birimi mısra’ idi. Türk edebiyatında aruz, intibak devrinde büyük bir eser olan Kutadgu Bilig’de görüldü. Burada Şehnâme’de olduğu gibi Fa’ûlün, Fa’ûlün, Fa’ûlün, Fa’ûl vezni kullanılmıştı. Dikkat edildiğinde bu veznin millî vezin olan heceye yakınlığı hemen görülür. İslâm öncesi devreden günümüze kadar gelen hece vezni içinde on bir heceli vezin en çok kullanılanlar arasındadır. Kutadgu Bilig’te de işe buradan başlanmıştır. Zâten eserin içindeki dörtlükler nazım şeklinde de eskiye yer verildiğini açıkça göstermektedir. Buradan hareketle edebiyatımızda tuyuğ, murabba ve şarkı gibi nazım şekillerinin ortaya çıktığı bir gerçektir. Hattâ halk edebiyatı şâirleri her iki vezne de yer vermişlerdir. Yûnus Emre gibi şâirlerin hece ve aruzla şiir yazmalarına karşılık, Azîz Mahmûd Hüdâî ve Erzurumlu İbrâhim Hakkı gibi şâirler tekke edebiyatı içinde yalnız aruzla şiir yazmışlardır. Ayrıca on yedinci asır şâirlerinden Aşık Ömer ve Kâtibî gibi şâirlerin de şiirlerinde her iki vezni kullandıklarını zikretmek gerekir. Bu ikili durum daha sonraki asırlarda hem dîvân, hem de halk şâirlerinde devam edecektir.

Türk edebiyatı içinde aruzun yerleşmesi ilk zamanlar Farsça ve Arabça’yı bilen, yüksek tabaka da denen havâss arasında görülmüştür. Bunlar ise; ilk önce bildikleri yabancı dilde ve aruz vezni ile şiirler yazmakla başlamışlardır. Farsça, kolaylığı ve Türkçe ile yan yana yaşaması, aynı bölgede bulunması yüzünden Arabça’ya galebe çalmış, böylece ilk şiirlerde Farsça yer almıştır. Daha sonra Türkiye Selçuklularının son devirlerinde yavaş yavaş ortaya konan mülemmâlar, belki bir noktada Türkçe’yi aruza alıştırmış, netîcede okur-yazar zümresi aruzu Türk şiirine getirmiştir. Ancak Hoca Dehhânî gibi saray şâirleri Farsça’ya hâkim olduklarından, Türk şiirine doğrudan doğruya aruzu getirmeyi başarmışlar ve aruzla gazeller yazmışlardır.

Hazırlık devrinde Farsça’nın edebî dil telakkisi daha sonra kendisini gösterecek olan Türk şiirini yönlendirmede büyük rol oynamış ve seçilen vezinler Türk zevkinin de iştirak ettiği Fars şiirinden alınmıştır. Böylece aruzun nazma tatbiki başlamış ve bu konuda yazılan eserler daha sonra verilmiştir. On beşinci yüzyıldan itibaren aksamadan devam eden aruz vezni, on dokuzuncu yüzyılda en mükemmel şekle ulaştı. Hattâ tiyatro eserlerine bile uygulandı: Edebiyât-ı cedîde ve onları tâkib eden Fecr-i âti topluluklarında serbest müstezada bile tatbik edildiği görüldü. Ancak on dokuzuncu yüzyılın sonunda, aruzun mükemmel şekle ulaştığı bir zamanda heceye rağbetin artması ile aruz hakkında münâkaşalar ortaya çıktı ve bu vezne, karşı bir hareket başladı. Hâlbuki Türkçe en başarılı aruz örneklerini bu devrede veriyordu. Millî edebiyat cereyanının heceyi öne geçirme gayreti aruzu geride bıraktı ve bu veznin en son temsilcisi Yahyâ Kemâl oldu.

Aruz vezninin esâsını hecelerin mâhiyet ve durumu (uzunluk-kısalık, kapalılık-açıklık hususları) teşkil etmektedir. Aruz vezninde hecelerin sayısına bakılmaz, kalitesine (keyfiyetine) önem verilir. Bu bakımdan aruz, keyfî (qualitatif) bir ölçüdür. Hâlbuki hece vezni sayıya bağlı olup, kemmî (quantitatif) dir.

Aruzda Hece Çeşitleri
1- Açık heceler- Kısa heceler: De-re, di-ri, a-da, i-ni, ı-şık, a-lî gibi.

2- Kapalı heceler-Uzun heceler: Has-ret, hâ-lâ, hâ-lî, sensin, ley-lâ, sa-bâ, se-sin vs.

3- Bir buçuk (kapalı ve açık-uzun ve kısa) heceler; Derd, diyar.

Yalnız, kapalı uzun hece n ile biterse, bir uzun hece kabul edilir. Bir buçuk hece (—.) olmaz. Ci-han, de-rûn, dil-hûn, ner-mîn, der-man, hân-mân, ta-nîn zer-rîn gibi.

Bir de mısra’ sonunda bulunan hece, açık olsa bile, kapalı hükmündedir. Söy-le, se-se gibi.

Aruzdaki hece durumu göz önüne alınınca, Türk dilinde hecelerin daha çok açık tarafta kaldığı görülür. Bunun yanında Türkçe’de kapalı hece meydana getiren uzun seslerin bulunmayışı, Arapça ve Farsça’ya göre Türk nazmının aruza uymasında bir hayli geride kalmasına yol açmıştır. Bu iki dile nisbetle Türkçe’de aruz bâzı hususları da beraberinde getirmiştir, İslâmî dâire içine giren Türkçe bir taraftan kültür ve inanç kelimelerini alırken, uyumu sağlayabilmek için kendi içinde de bâzı hususlara yer vermiştir. Bilhassa on altıncı asra kadar geçen üç yüz senelik bir zamanda bu durumlar oldukça fazla görülmüş, bir yandan aruza uydurulmada kendine göre bir hayli yol alışı, diğer taraftan yabancı dillerden alınan kelime ve tamlamalar git gide Türk şiirini daha da ileri götürmüştür. Aruzla söylenen Türk şiirinin âhengindeki bu düzelme, zamanla daha da gelişmesine rağmen aşağıdaki hususlar görülegelmiştir.

Aruzun Türkçe’ye tatbikinde görülen belli başlı hususlar şunlardır:

1- Vasl: Ulama da denilen bu husus, sessizle biten bir kelimeden sonra, sesli bir harfle başlayan ikinci bir kelime arasında görülür. Bu, kapalı bir hecenin açılması içindir.

Allah adın / zikr idelüm evvelâ
Vâcib oldu / cümle işde her kula

beytinde veznin “fâilâtün” olması için Allah ve vâcib kelimelerinde görülür. Aslında (— — — —) iken ulama yapılınca, (Allah adın, vâcib oldu) —. — —) durumuna düşer ve kapalı hece açılmış olur.

2- İmâle: Buna uzatma da denir. Kısa ve açık bir hecenin uzatılarak kapatılmasıdır. Dilimizde uzun ses bulunmadığı için Türkçe kelimelerde görülen bu durum aruz için bir hatâ sayılmasına rağmen, göz yumulmuş ve hemen her şâirde görülegelmiştir.

Ben didükçe / böyle kıl / di Nedimi nâtüvân
Gösterür engüşt ile meclisteki mînâ seni

—. —./—.— —/..—./—. — (Ben didükçe böyle kim kıldı Nedimi nâtüvân) mısraı; (—.— —/—. — —/—.— —/— . —) (Ben didükçe böyle kim kıldî Nedîmî nâtüvân) şekline çevrilmiştir. Ayrıca ikinci mısra’daki, meclisteki kelimesinde yine son hece (-ki), (-kî) olarak uzatılmış ve bir başka imâleye yer verilmiştir.

3- İmâle-i memdûde: Med adı da verilen bu uzatma asıl imâleye nisbetle daha çok uzatılır. Arapça ve Farsça kelimelerde bulunan bir uzun heceyi, bir uzun bir kısa olmak üzere, iki hece şeklinde okumaktır. Az olmakla birlikte Türkçe kelimelerde de rastlanır. Sâdece uzun hecelerde değil, sonu iki sessizle biten hecelerde de imâle-i memdûdeye yer verilir. Hece sonlarındaki elif-nûn harflerinden sonra yapılırsa aruz için kusurdur. Böyle olmakla birlikte en meşhur şâirlerimiz bile buna göz yummuşlardır.

Nedim’in;

Nâzdan hâmûşsun yoksa zekânın duymadan
İstesen bin dâstân söylersin ebrularla sen

(— — — /— — —) = nâzdan hâmûşsun yok) derken (— . — —/— — —) şeklinde okunarak iki bir buçuk heceye yer verdiğini görürüz. Burada nâz (—.) ve mûş (—.) heceleri bir buçuk olarak okunmuştur. Ayrıca ikinci mısra’daki dâstân (— —) kelimesinde, ilk hece dâstân (—.—) şeklinde okunarak İmâle-i memdûdeye yer verilmiştir. Yine Fuzûlî’nin;

Aşk derdiyle hoşam el çek ilâcumdan tabîb

—. — —/ — . — — / — . — — / — . —
Kılma derman kim helakim zehri dermanındadur.

—. — —/ — . — — / — . — — / — . —

Üç fâilâtün bir fâilün cüzünden meydâna gelen beytin birinci mısradaki ilk cüzünde bulunan aşk (—) kelimesi bir buçuk hece alınmıştır. Yine Şeyh Gâlib;

Ey Hızr-ı fütâdegân söyle
Bu sırrı idüp iyân söyle
Ketm etme yegân yegân söyle

mısralarındaki fütâdegân, iyân, yegan kelimelerinde son heceler hep bir buçuk hece değerinde kullanılmıştır.

Türkçe kelimelerde de bir buçuk heceye yer verilerek imâle-i memdûde yapıldığı görülmüştür.

4- Zihaf: Arapça ve Farsça’da yer alan ve uzun okunması gereken heceleri kısa okuma olup, mühim bir aruz kusurudur. Bakî’nin

Baş eğmezüz edâniye dünyâ-yı dûn içün
Allaha dur tevekkülümüz i’timâdumuz

mefûlü fâ’ilâtü mefâ’îlü fâîâ’ilün veznindeki bu beytinde ilk mısranın ikinci cüzündeki edânîye kelimesinin üçüncü hecesi zihaf için edâniye şeklinde okunmuştur.

Türk şiirinde hezec, recez, remel, muzâri, müetes, hafif, mütekârib bahirlerine âit kırka yakın vezin kullanılmıştır. Yalnız bu vezinler kullanılırken, bâzıları bir kısım nazım şekillerinde yer almıştır. Bunun yanında, yukarıda da zikrettiğimiz gibi, hece veznine uygun vezinlere öncelik verilmiştir.

Şiirimizde en çok kullanılan aruz kalıpları şunlardır:
1- Me fâ i lün (dörd aded)

Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hüdâdur bu
Nazargâh-ı ilâhîdür makâm-ı Müstafâdır bu

Nâbî

Celâleddîn-i Rûmîden dehen tolup olup pür fen
Bilüp ahbâr-ı ahbârı tolu esrân dîdâram

Muînî

Hayâl-i yâr ile her şeb benim rü’yalarım vardır
Başumda sây-ı zülfünden uzun sevdalarım vardır.

Şemsî

2- Me fâ î lün me fâ î lün fe û lün

      — — — /. — — — / . — —

Sunulmadı bana kahve dime sen
Nasîbün var ise gelür Yemenden

Nâbî

3- Mef û lü me fâ î lün mef û lü me fâ î lün

— — . /. — — — /  — — . /. — — —

Tiz olma te’emmül kıl herhâle tahammül kıl
Allah’a tevekkül kıl tedbîri bozar takdir.

Kemâlpaşazâde

4- Mef ü lü me fâ î lü me fâ î lü- fe û lün

    — — . /. — — . /  — — . /. — — . /. — —

Yelkenle gelür bâga levendâne benefşe
Tüller takınır başına merdâne benefşe

Şemsî

Tûtî gibi hoş nükteler öğretdi zekânın
Bakî gibi üstâd-ı sühen-pervere cânâ

Bakî

5- Mef û lü me fâ i lün fa’û lün

    —  — .  / . —  .  —  /  .  —

Dil hasret-i gamla lâl kaldı
Gâlib gibi bî-mecâl kaldı
Gönderdiğim arz-ı hâl kaldı
Elân bir ihtimâl kaldı
İnsafın o yerde nâmı yok mu?

Şeyh Gâlib

6- Müs tef i lün (dört aded)

     —  — .  —  

Karşında ben pervâneyim sen şem’-i tâbânsın bana
Aşkınla ben dîvâneyim sen âfet-i cansın bana.

Kânûnî (Muhibbî)

7- Müs tef i lâ tün (iki aded)

      —  — . —  —

Gencînen olsam vîrân idersin
Âyînen olsam hayran idersin

Şeyh Gâlib

8- Müf te i lün me fâ i lün

      — .  . —   /  . —  .  —  

Aşk ile kendüden gider âşıka bir nidâ gelür
Yazusı yok kitâb okur âlim olur çıka gelür.

9- Fâ i la tün fâ i lâ tün fâ i lâ tün fâ i lün

    — . — — / — . — — / — .— — / —.—

Mürde ihya eyledin ey cân safa geldün safâ
Eyledün giryânunı handân safâ geldün safâ

Şemsî

10- Fe i lâ tün fe i lâ tün fe i lâ tün fe i Lün

      .  .  —  —  / .  . —  —  / .  .—  —  / . . —

Doğuyor ömrüme bir yirmi sekiz yaş güneşi
Sana baktıkça olur gönlüm uçan kuşlara eş

11- Müf te i lün fâ i lün

      — .  .  —  /  — . —

Kendimi cem eyledim bahr-ı musaffa gibi
Gökte süreyyâ gibi levh-i muallâ gibi

12- Mef û lü fâ i lâ tün (Müs tef i lün fe û lün)

      — — . /  — . —  — / —  — . — / . —  —

Sözüm sirayet itse Mecnûn-i nâ-murâda
Kuşlar kebâb olurdu başındagı yuvada

Hayalî

13- Mef  û  lü  fâ  i  lâ  tü  me  fâ  î  lü  fâ  i  lün

    — — . / — . — . / — .— — / . — — . / —.—

Aldın hezâr bütgedeyi mescid eyledin
Nâkûs yerlerinde okutdun ezânları

Bakî

14- Me fâ i lün fe i lâ tün me fâ i lün fe i lün

      .  — .  —  / . .  —   — /  . —  . — / . . —

Gamınla ülfetimiz var sürüru n’eyleyelim
Safâ-yı hâtırımız yok huzuru n’eyleyelim

Nailî

15- Fe i lâ tün me fâ i lün fe i lün

       .  . —  —  / . —  .  —  / .  . —

Yine bir âfitâba düştü gönül
Şeh-i âlî-cenâba düştü gönül

Hayreti

16- Fe û lün fe û lün fe û lün fe ûl

     . —  — /  . —  — /  .—  — / .—

Ne mir ü ne pâşâya et iltica
Rahim ü kerîm çün Hudâdır Hudâ

Şeref Hanım

17- Mü te fâ î lün fe û lün (Fe i lâ tün fâ i lâ tün)

       .  . —  —  — /  .  —  — / . . —  — / — . —  —

Ne beyân-ı hâle cür’et ne figâna tâkatim var
Ne recâ-yı vasla gayret ne firâka kudretim var.

  • Burdasin: Ana Sayfa
    Bugün: 96
    Tıklama: 404
    Çevrimiçi:
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=