osmanli devleti derin tarihi,osmanli korsanlari,osmanli valide sultanlari,unlu turk denizcileri,osmanlida denizcilik osmanli sultanlari ile ilgili hersey,osmanli derin gecmisi,savaslari,osmanli kronolijisi,osmanli tarihi,harem entrikalari,osmanli ansiklopedisi,anadolu selcuklu devleti,osmanli devleti tanitim sitesi


Osmanli Bizim Çektiğimiz Videolar

osmanli-devleti1299 | Osmanli Devleti | osmanli padisahlari | osmanli vezirleri | Osmanli Ansiklopedi Bilgileri

kelle avcilari


Kelle Avcıları

 



 

Daha önce bahsi geçtiği üzere Tunus Beyi ile eski Tlemsen Beyi aleyhimizde fitne kazanı kaynatmak için Cezayir şeyhlerinden İbni Kadi'ye mektup yazmışlar:

— Üçümüz elbirliği edip Türklerin ayağını Arap yakasından keselim demişlerdi.  İbni Kadi ise:

— Haşa benim şimdiye dek yiyip içip kuşandığım hep Türk berekatıdır.  Allah onlara düşmanlarına karşı yardım etsin diye cevap vermişti. Bahsi geçen bu hak hukuk bilir İbni Kadı vefat etti.  Yerine bir oğlu kaldı.  Gayet şeytan bir herifti.  Buna İbni Kadıoğlu derlerdi. İşi gücü fitne fesat idi. Babasının vefatından bir ay geçmeden Tunus Beyi'ne mektup yazıp gönderdi:

— Sen ki Tunus Beyi'sin,  Namem eline vardıkta şöyle bilesin ki, Hayreddin dedikleri Türk'ü Cezayir'den kaçırıp yerine ben sultan oldukta seninle elbirliğiedip Türk'ün kökünü keselim. Peder sağ iken senin bu husus için namen gelmişti. Peder istemedi: Ben Türklerden iyilik gördüm,  derdi.  Amma uzun sözün kısası bizim peder Türk kısmından pek ziyade hazzederdi. Amma benim Türk kavmi kadar sevmediğim bir taife yoktur.  Diye yazmış.  Hülasa bizim hakkımızda yemedik halt söylemedik yakışıksız söz komamış.

 


Fitneci Tunus Beyi'nin Sevinmesi

 

 

 Tunus beyi bu mektubu alıp da okuyunca çok sevinip: "Ey, talih bize de gülecek!Babası vaktinde bu iş için,  Hayreddin Türk'ün ara yerden kaldırılması için çevirdiğimiz dolaplar boşa gitmemiş.  Vazgeçer gibi göründümdü. Amma babası İbni Kadi'nin vefat haberi geldiğinden beri fitne çömleğinin ateşini yab yab körükleyip, bunun ne yapacağını beklerdim.  Acaba harekete biz mi geçelim,  yoksa o mu geçer diye merak ederdim O bizi aramış.  Hayreddin izbandutun ömür defterlerinin tomarının dürülmesi yaklaştı anlaşılan.. " Diye söylendi. 


Mektubun cevabını yazdı ve Kadıoğlu'na gönderdi: "Ya şeyh,  Allah sana ömür versin.  Pederin zamanında bu iş için birkaç kere mektup göndermiş idik,  olmadı.  İşi uyduramadık.  O yüzden tereddüt içinde idim.  Amma senin ittifak mektubunu alınca o kadar memnun oldum ki,  anlatılamaz.  "Hemen şimden sonra sen oradan ben buradan,  bolaykim şu Türk ü Cezayir'den kaçırıp geri kalan ömrümüzü refah ile geçirelim. " Daha buna benzemez fesat kelamlar yazdı.  Kadıoğlu da cevabı alınca pek ferahlık buldu.  İkisinin bozuk fikirleri birbirine mutabık düştü.  Artık işleri güçleri bize hile düşünmek oldu. Amma herşey niyetle olur. 


"Sakın sanma kim hayın berhurdar olur,
"Akıbet ya boynu vurulur ya berdar olur. "


Benim bu hıyanetliklerden haberim olup da bu işlerin Tunus Beyi'nin başı altından çıktığını anlıyınca Tunus Beyi'ne bir mektup yolladım: "Ey küfran-ı nimet hayın! "Ben sana az veya çok ne kemlik eyledim ki,  durmadan benim aleyhimde çalışırsın.  Amma Hak Teala senin hakkından gelir. " Daha nice nükteli sözler yazdım.  Kadıoğlu ise babası öldüğünden beri bize karşı sadakat gösterir,  güya :"Babam nasıl muhibb-i sadık idiyse ben dahi öyleyim" deyip arkadan kuyumuzu kazardı.  İki yüzlü dosttan ve av hırsızıdan ALLAH Teala hazretlerine sığınmalıdır.

 


Casusun Tutulması

 


Nihayet Tunus Beyi üç yüz çadır asker çıkarıp hazır etti.  Kadıoğlu'nagizlice bir mektup gönderip: "Ben üç yüz çadır ile Cezayir üzerine varmak üzereyim.  Sen de hazır olasın.  Ayın filanca günü filan yerde seninle buluşup izbandut Hayreddin'in başına dünyayı tenk edelim. " Diye yazdı.  Bunlar mektuplaşa dururlarken bir gece rüya gördüm. Rüyadan tabirime göre Tunus'dan İbni Kadi'lerin memleketine gelen yola on tane sipahi gönderip.  "Göreyim sizi.  İbni Kadi'lerin tarafına vardıktan iki saat içinde kim gelirse tutun getirin. " Dedim.


Gittiler.  Dilenci kıyafetinde bir Arap tutmuş getirdiler.  Soydular.  Üzerinde Tunus Beyi'nin Kadıoğlu'na gönderdiği mektup çıktı.  Meğer esas casus bu imiş.  Casus olan Arap kendi kendine hayret edip: "Bu kadar zamandır casusluk ederim,  böyle şeye rast gelmedim.  Tunus Beyi'ne yuf olsun ki böyle mücahit veli kişiye düşmanlık ediyor. " Diyerek sadakatle bize bağlandı.  Tunus'un ahvalini bir bir ifade edip söyledi.  Mektupta ise Tunus Beyi ne zaman nerde buluşacaklarını Kadıoğlu'na bildiriyordu.  Bu hali öğrenince çok üzüldüm.  El kaldırıp: "Yarab! Benim, din düşmanım olan kafirlerden gayri düşmanım yoktur. Sen herkesin niyetine göre cezesını ver. "  Diye göz yaşı döküp dua ettim.


Daha eski ettikleri kalbimizden çıkmadan bir de Kadıoğlu ile birleşip fitne kaynatmalarına pek müteessir oldum.  Ben de yüz çadır asker çıkardım.  Amma bunlar üç yüz çadır gibiydi.  Çünkü her çadırda otuz kırk gazi vardı.  Şaki Tunus Beyi'nin mektubunda Kadıoğlu'na bildirdiği zamana beş eltı gün kala Cezayir'de yerime hazinedarımı vekil bırakıp, göç edip kalktım, buluşma yerine gidip kondum.  Tunus Beyi'nin gelmesini bekledim. O zaman casus gelip: "Sultanım iznin olursa, ben varayım, Tunus Beyi'ni karşılayıp, Kadıoğlu'ndan geliyorum"diyerek içlerine gireyim. Mektubun cevabıdır diye bir takım şeyler vereyim. Aralarında gezip sana vereyim. " Deyince, onu: "Sen yerinde otur, hizmetinde ol. Benim casus ve emsaline itibarım yoktur. Herşey Allah'tandır. Hayır ve şer O'ndandır. Senin dahi saflığında şüphe vardır. " Cevabı ile reddettim.

 


Âlâ Bir Cenk Eyledik

 

 

Sabahleyin Tunus Beyi'nin ordusu ile buluşma yerine doğru geldiği görüldü. Buluşma yeri olan koru başına bir miktar asker koymuştum. Tunus Beyi bunları görünce, çok sevinip: "İşte karındaşlığım Kadıoğlu beni karşılamaya gelmiş. Dayan koca izbandut Hayreddin, acaba elimizden canını nasıl kurtaracaksın!" Demiş. Keyfe gelip at oynatıp şenlik etmişler. Bu korunun yani, büyük ormanlık meşelistanlık, dört tarafı akarsuluk bir yer idi. Biz bütün ağırlığımızla bu orman içine inip gizlenmiş idik. Şafak söktükten sonra on iki bin atlı ile düşmana doğru yürüdüm. Kasırga gibi Tunus Beyi'ne kavuştuk. O hala kendisini karşılamaya geliriz sanırdı. "İzindir aslanlarım! Allah onara!" Diye gazilere emir verince, medet Allah bir kıyamettir koptu. Öyle ki at kişnemesinden , er narasından ve özengi şamatasından yer gök inledi. Varıp bir kurşun alabandası vurduk. Tunus askeri hemen sergi misali serilip kalınca, dalkılıç olup atlı atlıya, piyade piyadeye ala bir cenk eyledik. Üç yüz çadır askerden biri kurtulamadı.


"Ne denlü çoğ olursa ördek ü kaz,
"Yeter derler ona bir şahin-i baz"

 


"Şu Mertliğe Bak!"

 


"Ameller niyetlere göredir. Karındaşının kuyusunu kazan, kendi düşer"demişler. Tunus Beyi de kendi belasına kendi düştü. Esir alıp getirdiler "Ey hayın!Kendini ne sandın. İşte küfran-ı nimet edenin sonu budur. Lakin eğer seni öldüreceğim sanıyorsan, haşa öldürmem. Zira ben seninle çok ekmek yedim. Öldürürsem senin gibi nankör olurum. Yaramaza kendi belası yetişir. Eğer tövbe istiğfar edersen, yine eskisi gibi karıntaş oluruz. Yok eğer, bu hakir gördüğün izbandut Hayreddin'in elinde ölmen muhakkaktır. "Dedikten sonra altına bir at çektirdim. Bindi, zelil ve hakir vilayetine gitti. Herkes: "Hayreddin Paşa'nın şu mertliğine bak!Eğer aksi olaydı, gör ki Tunus Beyi, Hayreddin Paşa'yı ne ölümle öldürürdü. "Diye çok lafımızı etti.

 


Kadıoğlu'nun Baskını

 


Tunus Beyi'nin üç yüz çadır askerini böyle kolayca dağıtıp, pek çok ganimet mal aldık. Bulunduğumuz yer pek güzel bir mesire idi. Suyu hoş havası ferahladı. Ağırlığımızı Cezayir'e gönderip, asker ile birlikte burada beş on gün kalarak eğlenip zevk eylesek diye düşündüm. Ağırlımızı gönderip orada kaldık. Ormanı, dereleri, yerde kaçar havada uçar avları ile zevk ü sefa eyler olduk. Tunus Beyi'ni öldürmemiş: "Aramızda ekmek nimet hakkı var, ben senin gibi nankör değilim. " Diye göndermiştim. Tunus Beyi de hüsran içinde çekilip gitmişti. Biz onu memleketine gider sanmıştık. Halbuki o, fesat kaynağı olan Kadıoğlu'nun yanına gitmiş. Kadıoğlu Tunus Beyi'nin bu haline görünce aklı başından uçmuş. Hemen at sırtına gelip: "Ey karındaşım Tunus Beyi, anamın rahmine veled-i zina olarak gelmiş olayım ki, senin intikamını o izbandut Hayreddin'den almadan at sırtından inmeyeceğim. " Diye kasem atmış.


Kadıoğlu kırk elli bin kişilik bir kalabalık ile gelip bizim Cezayir'e dönüş yolumuz üzerindeki bir boğazı tutmuş. Boğaz Ağzı denen bu derbent çok sarp idi. İki atlı yan yana geçemezdi. Kadıoğlu burada beklerken bizim Cezayir'e önden gönderdiğimiz ağırlıkları taşıyan kafile çıkageldi. Apansızın bir alabanda vurdular. Bizimkiler karma karış oldular. Büyük cek ettiler. Sonunda bizim asker bozuldu. Ağırlıkların hepsi Kadıoğlu'nun eline geçti. Onun askerin de dörtte biri kırıldı.

 


Bir Türk Kellesine On Kuruş

 


Kadıoğlu bedevilere şöyle haber saldı: "Her kim bir Türk kellesini kesip bana getirirse on kuruş bahşiş alacak. Ayrıca üzerinde her neyi varsa onun. "Bedeviler akçasız pulsuz idiler. Zaten onlara göre bir Türk öldürmek büyük gaza sayılırdı. Şimdi bahşiş verilip bir de üzerinden çıkacak olan herşey onlara bırakılınca artık ne olur! Şimdi bu müfsit herifler etrafa dağılıp koku almış zağar gibi: "Acaba nerde bir Türk buluruz!" Diye, dağdan dağa, yardan yara Türk arayıp gezerlermiş. Yaralıdan, düşmüşten kalmıştan buldukları Türk biçarelerin başcağızlarını kesip Kadıoğlu'na götürür on kuruş bahşişlerini alırlardı. Elbiseleri de onların otlurlardı. Böyle çok zülum ettiler. Bu haber bize erişince aklım başımdan gitti. O saatte Kadıoğlu tarafına saldırdım. Bizim olduğumuz yerden Boğaz Ağzı üç günlük yoldu. Hele varıp yetiştik. Kadıoğlu da yer götürmez asker ile önümüzü kestirip bize doğru gelirdi. İki asker karşı karşıya gelip birbirine katıldı. Yer pamuk gibi atıldı. Üç buçuk saat büyük cenk ü cidal, harp ü kıtal oldu. Amma bizim asker azdı. Çoğu da kırılınca, kalplerine korku düştü. "Kadıoğlu hepimizi yalar yudar"diye-Allah korusun-içlerine bir uğursuzluk çöktü. Taraf taraf firara yüz tutmaya başladılar. Gördüm ki kötü saat bize döndü. Bin kadar fedakar gazi karındaşım etrafıma toplandı. "Cümlemizin başı, yoluna fedadır, devletlü Paşa!Sen yalnız bize dua eyle. " Diye beni ortalarına aldılar.


Yer götürmez askerin içine kendilerini vurup, döğüşe döğüşe çıkıp , Allah'ın izni ile, selametle Cezayir'e döndük. Amma bu bin yiğit gaziden ancak ikiyüz elli yiğit kalmıştı. Gerisi hep şehadet şerbetini içtiler. Yaran ve kafadar olunca böyle olmalı. Büyükler buyurmuş.


"Yar odur ki bun deminde yar ola, 
"Şadlıkta her kim olur yar ola"


Bu yiğitler de bize sadakatla yoldaşlık ettiler. Allah hepsinden hoşnut olsun.

 


Cezayir'de Kuşatılmamız

 

 

Kadıoğlu denen mel'un yer götürmez askerle gelip Cezayir'i dört bir yandan sardı. Etraftaki bütün kabileler dönüp Kadıoğlu müfsidine tabi oldular. Öyle ki Cezayir'e bir yerden bir habbe erzak gelmedi. Üç ay bu zarureti çektik. Kış mevsimleri yaklaşınca Kadıoğlu'nun Cezayir altında eğlenmeye hali kalmadı. Vatanına doğru göçmek istedi. Etraftaki kabileler bunu haber alınca: "Bizim Hayreddin Paşa ile aramız iyi idi. Vergimizi verir rahatımıza bakardık. Sen gelip Paşa ile aramıza fitne soktun.  Ben Cezayir'e sultan oluyorum, dedin. Korkumuzdan sana tabi olduk. İşimizi gücümüzü bırakıp senin ardına düştük. Üç aydır Cezayir'in bir taşını koparamadın. Kale cengi at cengi gibi değildir. Şimdi ne bal oldu ne mum. Bizi bırakıp gitmek istersin , sen burdan kalkıp gittiğin gibi, baba Türkler cümlemizi kelle ederler. Bize çare bul. " Diye Kadıoğlu'nun başına kıyamet kopardılar. O da baktı ki adamlar haklı;düşündü taşındı, bizimle anlaşmaktanbaşka çare bulamadı.

 

Kadıoğlu'nun Barışma İstemesi


Mektupta:"Sen ki mücahitlerin reisi Hayreddin Paşa'nın "Namem sana vadıkta, lütfünüzdan niyaz olunurki:Bizden kötülük senden iyilik. Bizim suçumuzu affedesin. Cenabınızla yine evvelki gibi oğullu babalı olalım. Herkes yerli yerinde olsun. " Demiş. Cevap olarak: "Benim onda tutsak olan beş yüz yoldaşımı koyu versin. Ondan sonra onun dediği belki ola. " Diye haber gönderdim. Kadıoğlu'nun barışma istemesinin kendinden olmadığını halkın baskısından ötürü olduğunu bilirdim.  Şeyhler benim cevabını götürünce: "Olsun, baş üstüne. Yalnız bize iki ay vade versin. Adamlar dağınıktır, toplama uzun sürer. " Demiş.

 


Beş Deve Yükü Kelle

 


Bunun üzerine istemiyerek vadeyi verdim. Kadıoğlu ile barış oldu. Amma Kadıoğlu'nun işinin düzen olduğunu bilirdim.  Tutsak yoldaşları iade etmek için iki ay mühlet istemesinden maksat hile idi. İki aya kadar işler ne şekil olacak diye beklerdi. İki ay geçti tutsak yoldaşlar gelmedi. Ben de buiki aydır gizli gizli hazırlık yapmakta idim. Yoldaşlar gelmeyince Kadıoğlu'na: "Vademiz tamam oldu. Tutsaklarımız dönmedi. "Diye haber gönderdim. "Benim ondan iki ay vade istememden maksat, halk işlerini göersün diye idi. Şimdi benim tutsakları vermeye gönlüm yoktur. Einden geleni geri komasın. " Diye cevap verdi.


Hiç sesimi çıkarmadım. Bir zaman daha yapıp üç bin yiğit ile çıkıp yürüdüm. Baskın edip öyle bir kılıç döşedik ki ancak olur. Beş deve yükü Arap kellesi götürüp Zeyn kapısı dedikleri kalenin beden başlarına Arap kellesi ile zeyn eyledik. Kadıoğlu'nun maldan, deve, sığır kısraktan ganimetlerini aldık. Kadıoğlu dedikleri fesat kaynağını üç yerde bastırdık. Ağır yaralandı. Fakat altındaki cins küheylan kaçırıp kurtardı. On bir gün sonra ganimetlerle Cezayir'e dönüş geldik. Kadıoğlu'na uymuş olan halk tekrar akışıp gelip bize tabi oldular. Kabahalerini yüzlerine vurmadım. Halk böyledir, rahat edeceği yer arar. Biz Kadıoğlu'nun başını eğince yine dönüp bende-i muhlis oldular. Hem ekseri Araplar "her kim eşek biz semer" usulünü kullanırlar. Bu seferde aldığımız esirleri, bizim yoldaşlarla değiştirdim.

 


Kara Hasan

 


Cezayir'in köylerinden yedi sekiz tanesini Kadıoğlu bizden alıp vergiye bağlamaştı. Onu hezimete uğratıp kaçırınca bu köyleri tekrar geri almak istedim. Bu iş için Kara Hasan'ı yedi sekiz yüz sipahi ile gönderdim. Kara Hasan bu köyleri gidip aldı. Adamlar koyup vergilerini topladı. Kadıoğlu söz verdiği halde tutsakları iade etmediği zaman ben ses çıkarmayıp hazırlığa bakmıştım.  Bu Kara Hasan o zaman: "Sen eğer Kadıoğlu'ndan korktunsa, bana izin ver ben gideyim. " Diye kalabalık divan içinde laf etmişti. Bu söz çok ağır gelip, hiddetimden gözlerim yaşarmış: "Be hey kara yüzlü ahmak sen benim ne ettiğimi bilir misin?" Diye azarlamıştım. Sonra gönlünü alıp sipahibaşı ettim. Amma istidadı olmadıktan sonra istersen mücevher içine batır. Hayınlığını muhakkak gösterir.

 


Kadıoğlu'ndan Kara Hasan'a Mektup

 


Kara Hasan'ın gelip köyleri alıp vergileri toplayıp döndüğü Kadıoğlu'na haber verilince, casus eliyle Kara Hasan'a mektup göndermiş: "Sen ki seydi Hasan'sın, "Namem eline varınca gerektir ki, benimle el birliği edesin. Benim öcümü Hayreddin'den al. Sen ona hizmet edecek adam değilsin. Ona Hayreddin Paşa olması senin gibi yiğitlerinyardımı sayesindedir. "Hem ben işittim ki, ikide bir senin hatırını yıkarmış. Sen ondan ne çekinirsin, daha bahadırbir yiğitsin. "Diye, dünyada olmadık pohlar yemiş.

 


Kara Hasan'ın Hıyaneti

 


Kara Hasan da aslı nesli belirsiz bir nankör bir herif olduğundan, yanındaki sipahileri de kandırıp, her birlikte Kadıoğlu tarafına döndüler. Bu haber bana gelince pek üzüldüm. Başımdan sırığımı çıkarıp: "Ey Allahım, umarım ki, şu nankör kara yüzlünün cezasını yine ben kulunun elinden verirsin. "Diye dua ettim. Kara Hasan ile Kadıoğlu birleşince Cezayir'in taşrasını aldılar. Kuş uçmaz kulak yürümez oldu. Benim hükmümde Cezayir'den başka yer kalmadı. O zaman, Cezayir'de bulunan ulufe ekmek yiyen gazileri topladım. Hallerini hatırlarını sorduktan sonra: "Oğullar, gördünüz mü, o kara yüzlü hayının bize ettiği işleri!Şimdi oğullar, inşallah nan u nimet gözüne dizine durur. Şimdi ne dersiniz, sizinle müşavere etmek isterim. İçinizde o kara yüzlü hayının yanına gitmek isteyen varsa çıkıp gitsin. Çürük, sağ belli olsun. Beni Allah için sevenler yetişir. " Diye bir yoklama yaptım. Bakalım ne diyeceklerdi. "Devletlü Paşa babamız. Senin bir kılına zarar gelecek yerde, o hayıngibi yüz bin Kara Hasn hiçtir. Canımız bedende durdukça bizim senden ayrılmamız yoktur, meğer ki ölelim. O zaman dahi inşallah mücahitlerin piri olan Hazret-i Ali'nin bayrağı altında, seninle beraber cennete gireriz. "Diye cevap verdiler. Buna çok memnun oldum. Ferahımdan gözlerim yaşardı. "Hak Teala sizden razı olsun oğullar, karındaşlar. İki cihan içre yüzünüz ak olsun. Benim de sizden beklediğim buydu. " Diye dua ettim.


Cezayir içinde on iki bin ekmek ulufe askeri vardı. Kadıoğlu denen fesatçı bu sefer de gizlice Cezayir içine mektup göndermeye başladı. Şeyhlere ve tanınmış büyüklere: "Nasıl olupda Cezayir'de oturup kalırsınız. Sizde gayret yok mudur?Türk yerinden bir Türk gelip, zorla beldenizi zabt edip hükümet ediyor. Mektubum elinize varınca bana itaat edip, beni sultan bilesiniz. Türk taifesinin Cezayir'de nam ü nişanın koymayıp kıralım. Elimizden sağ kurtulup kaçanlar, varsınlar Türk yerinde bildiklerini etsinler. Bu Cezayir aslında Arap toprağıdır. Yine aslına dönmeli. "Bana tabi olmayıp, yanıma gelmeyenlerin özür bahanesini, Cezayir'i Hayreddin Türk'ün elinden aldıktan sonra kabul etmem. Ona göre hareket edesiniz. "Diye yazmış. Bu mektuplar üzerine kimisi kaçıp başı korkusundan Kadıoğlu'na tabi oldular... Cezayir sekiz mahalleeydi. Her mahallenin bir başbuğu vardı.

 

Gazi Askerimin Hiddeti


Günlerden bir gün, gazi askerler Kadıoğlu'nun halka gönderdiği mektuplardan haberdar olmuşlar. Hemen yer yer kuşanıp sarayın kapısı önüne doldular. Haber alıp onları karşılamaya çıktım. "Nedir oğullar? Hoş geldiniz hayrola inşallah. . " "Dinlendi Paşa Baba! Kadıoğlu halka kağıtlar göndermiş. Gelip bana tabi olun, Cezayir'i yakında alıp içine sultan olunca, sizinle düzenlik edip Türk taifesinin Cezayir'den nam ü nişanını koymayalım, hep kılıçtan geçirelim, dermiş. "Onlar bizi kırmağa karar vermişler. Sen de bize izin ver ki, onları yedi yaşından değil, belki beşiktekilere varıncaya dek kıralım. " Baktım ki hepsi ateş gibi olmuşlar.


"Oğullar, Hak Teala dünyada ve ahirette yüzünüzü ak eylesin. Bu gün de beni memnun ettiniz. Çünkü İslam askeri topluca gazaba gelince çokluk izin aramazlar. Hemen gözleri gördüğü yere basarlar. Amma hakikaten asker olunca böyle olmalı. Berhudar olun. "Lakin oğullar, karındaşlar, madem siz ben duacınızdan izin isteyip hatırımı aldınız, benim dahi siz oğullarımdan ricam vardır. Bir miktar sabr edelim. Zira sabırda çok hayır vardır. Acele şeytandan gelir. Bırakın küstahlık onlarda kalsın. Hak Teala bizi bu iş için yaratmıştır. biz bu vilayete, alım satım etmeye gelmedik. Allah yolunda cihad için ilimizi memleketimizi bırakıp, düşmandan onları korumaya geldik. Kafir cizye verirlerken, Allah'ın yardımı ile, vilayetleri kafir elinden alıp İslam nuru ile aydınlattık. "Bu yaptıklarımıza mükafat olarak bizlere hayınlık ederlerse, aziz olan Allah onların hakkından gelir. Hiç bizim kırmamıza hacet kalmaz. Varın oğullar vakti iki eylen. Herkes ettiğinden utanır. Sabr edin bakalım Allah ne gösterir. " Diyerek onları yatıştırdım. Bu fitneyi giderinceye kadar ecem deri döktüm. Hepsi dağılıp yerli yerine gittiler. 


Ben de: "Allah sizden razı olsun oğullar. Beldelinin yanında beni mahcup etmediniz. Lakin yine kirişte göz açık olalım. " Deyip cümlesini hatır hoşluğu ile yolladım.

 


Bir Şeyhin Evindeki Hayınlar Toplantısı

 

 

Birkaç gün sonra Cezayir'dekisekiz şeyhin birinin evinde beldenin ileri gelen Araplarının birçoğu toplanıp: "Bu Türk taifesinden acaba nasıl kurtuluruz. İçimizden nasıl sürüp çıkarırız?" Diye meşrevet ederlermiş. Gör hikmeti ki, o nifak topluluğun bulunduğu şeyh evinin duvar komşusu bir yoldaş idi. O yoldaş bunların söyleştiklerini işitir gibi oldu. Önceden de hepsinin kulağı kirişte olduğundan bir güzel kulak verip dinledi. "Türklerden nasıl intikam alırız?" Diye atıp tuttuklarını duydu.


O gece yoldaşın evinde üç dört misafir yoldaş daha vardı. Bunlar da hep işittiler. yoldaşlar, kılıçlarını çekip şeyhin kapılarını kırıp hepsini temizleyip kafalarını kesmek istediler. Amma ev sahibi yoldaş buna razı olmadı. "Böyle edersek töhmetli oluruz. Hiç şeyh böyle şey yapar mı, diye inanmazlar. Bize zararı dokunur. En iyisi hakime bildirelim, hesabı onlar yapsın. " Dedi. Bu fikir beğenilerek gece yarısı kalkıp bana geldiler. Hali anlattılar. Hemen Müftü'yü, Kadı'yı ve alimleri salihleri gece vakti evlerinden huzura çağırdım. Onlar da çok korkup: "Be canım vakitsiz huzura davet eylemek Paşa efendinin adeti değildi. Allah hayırlar eyleye!" Diyerek geldiler. Herkes gelip yerli yerine oturunca: "Ey efendiler, hoş geldiniz. Mazur görün, sizlere zahmet verdik. Böyle vakitsiz huzura davet etmemden maksadım şudur. Filan şeyhin evinde büyük bir cemiyet toplanıp:Türklerden ne şekli intikam alırız, diye meşveret üzere imişler. Şimdi, sizin de bu işden haberiniz var mıdır?Yoksa onlar kendi başlarından mı söyleşirler?" Diye bunları nezaketle yokladım.

 

Hepsi birden: "Mazallah Sultanım! Haşa, o şeyhden bu çeşit bir hıyanet beklenmez. O şeyh için hepimiz başımız üzerine yemin ederiz ki, bizden iyi bir kimsedir. O biçareye gazap etmeyesin. Zira fakir ve ailesi kalabalık bir kimsedir. Senin vebal altına girmeni istemeyiz" Diye o haramzade şeyhi arş-ı alaya çıkardılar. Hem görünüşte de öyle idi. amma her insanın dışı içine uymaz. Cenab-ı Hak hepimizi içi dışı bir kullarından eylesin. O zaman: "Madem inanamadınz. Öyle ise beraberce gidelim. Gözünüzle görünce lamı cimi kalmaz. hrkesin ipliği pazara çıkar. " Dedim.

 


Köpek Türklerden İntikam Alacaklar

 


Onlar da razı oldular. Hep beraberev sahibi yoldaş önümüze düşüp doğru evine gittik. Yoldaş ile şeyhin evi duvar duvara olduğundan her ne söylense duvardan işitilirdi. Şeyhin evindeki münafıklar cemiyeti henüz dağılmamıştı. Meşveret edip: "Acaba bu köpoğlu köpek Türklerden nasıl intikam alabiliriz?" Diye dillerinden çıkanı kulakları işitmez idi. Benimle gelenlerin hepsi bu konuşmaları kulakları ile duydular. Başlarını aşağı saldılar. Alimler: "Sultanım, siz burada durun. Biz varalım o münafık şeyhe nasiat edelim. Bize ne cevap verirse sen dinle. Bakalım ne diyecek. Bizi gördüğü zaman da yine böyle söylerse, kitap kavlince her ne ise sana fetvalarını veririz. " Dediler. Ben de: "Pekala!" Diyerek yoldaşın evinde kaldım. Ulema kalkıp gittiler. Şeyhin kapısını çalıp kendilerini tanıttılar. içeri girip oturdular. Baktılar ki ortalık başka düzen, bunların asla pervası yok. eskisi gibi konuşup dururlar. 


O zaman: "Behey adamlar siz divane mi oldunuz?Bir kere bu sizin konuşmalarınız halk içinde destan olmuş, biz inanmadık da, gece gelip şeyh karındaşımızla konuşalımdiye söyleşip buraya geldik. Halk arasında söylenenbu fitneden sual edelim dedik. Şimdi geldi kulağımızla işitiriz. Hiç suale filan hacet kalmadı. Halkın tevatüründen daha fazla imiş. Sen bugüne bugün şeyhin, ulema sınıfındansın, bir alay haramzade bedevieşkiyasına başbuğ olmak sana yaraşır mı?Bu büyük hatadır. Bu işten vaz geç, tövbe et. Yoksa bunun sonu fenaya çıkar. " Dediler. Onlar da: "Biz sizi de bize katılmaya geldiniz zannettik de kapıyı açtık. Eğer böyle vaaza geldiğinizi bilseydik kapıyı açmazdık. Türk'ün vilayetimizi zabt edip bize hükm etmesi olurmu?Bizde ar namus yok mudur?Ya Kadıoğlu'nu getirip başımıza sultan ederiz. Türk'ün cefasını çefasını çekmeye takatimiz kalmadı. Her gün tavuk olmaktan bir gün horoz olmak yeğdir:" Diye cevap verdiler. Ulema baktılar ki bunlarda söz tesir edecek hal kalmamış. Hepsi asi olmuşlar: "Size olmuş olacak!" Deyip oradan klkıp çıktılar. Bizim kalıp bu konuşmaları dinlediğimiz eve geldiler. Durumu anlatmalarına lüzum yoktu, hepsini duymuştum.


Ulema bunların fetvalarını verip: "Allah'a Resulune ve sizden olan başkana uyun emri gereğince bunların katilleri sana helaldir. Allah'ın yardımı senindir. Diyerek veda edip gittiler.

 


İsyan Günü

 

 

Ben de saraya döndüm. Bedevlerin hakkımda söylediklerini kulaklarımla duymuştum. Bu sözlere çok teessüf ettim. Askere haber gönderdim. Hepsi kuşanıp hazır oldular. Meğer şeyhin evindeki bu toplantılar iki aydan beri olurmuş. Ayaklanmaları vakti de o gün imiş. Yirmi bin bedevi Kadıoğlu'nun adamlarından, yirmi bin hayın şehir halkından, hepsi kırk bin münafik bedevi olmak üzere, başbuğları da bu şeyh olarak hazır imişler. Kadıoğlu bu şeyhe mektup yazmış: "Eğer bu iş olur, yüce himmetiniz berekatı ile Cezayir'e sultan olursam, seni bütün memleket üzerine başbuğ yaparım. ""Bugün Türklerden bir kimse bırakmayacağız gündür!" Diye bağrışmaya başladılar. Hayıhuy sadası, Arap şamatası ayyuka çıktı. Türk askeri on iki bin kılıç idi. Askere emir salıp: "Var yürün oğullar"allah onara. " Deyince, pervasızca varıp karşı durdular. Araplar tüfeklerinin ağzını, çakmağını, torbada çıkılanmışbirkaç atımlık barutunu arayıp buluncaya kadar, gaziler üçer kat alabanda vurdular. Eşkıyalar serçe yavrusu gibi gibi dökülüp kaldılar. Gaziler dalkılıç olup: "Bakandı hele koca tumansız Araplar, Türkler nasıl adamlarmış!"Diyerek, serçe alayına kartal, ekinci tarlasına orakçı nasıl girerse, bedevilerin ortaksına öyle girip, ya medet Allah, öyle bir kılıç oynadılar ki anlatılamaz.

 

"Ne kadar çok olsa koyunun sürüsü,
"Yeter imiş ona kasabın birisi. "

 


Gazilerin Gücüne Giden Söz

 

 

 

Kanlar sel gibi akıp cesetleri götürdü. Cenk gittikçe alevlenip sabahtan ikindiye kadar sürdü. İkindide Araplar: "Allah ve Resulu için eman ver, ey Mücahitler Reisi!" Demeye başladılar. Kaçıp zaviyelere doldular. Kırk bin Araptan yediyüz Arap kaldı. Onlar da yaralı idiler. Gazilerden de iki bin kadar ecel şerbetini içti. İki binden fazlası fazlası da yaralı idiler. Kadıoğlu'nun gönderdiği yirmi bin bedevinin hepsi usta mızrakçı idiler. Onlardan da bir tane kalmadı. Amma gazilere mızrak ile çok yara vurdular. Sonunda askerin içine girip: "Oğullar çekin elinizi, aman diyene kalkmaz. " Diye güç bela yatıştırdım. Arapların: "Türk'ün nam ü nişanını beldemizden kaldıralım. Kendi kendimize olalım. "Demeleri gazilerin çok güçlerine gitmişti.
  • Burdasin: Ana Sayfa
    Bugün: 151
    Tıklama: 293
    Çevrimiçi:
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=