osmanli devleti derin tarihi,osmanli korsanlari,osmanli valide sultanlari,unlu turk denizcileri,osmanlida denizcilik osmanli sultanlari ile ilgili hersey,osmanli derin gecmisi,savaslari,osmanli kronolijisi,osmanli tarihi,harem entrikalari,osmanli ansiklopedisi,anadolu selcuklu devleti,osmanli devleti tanitim sitesi


Osmanli Bizim Çektiğimiz Videolar

osmanli-devleti1299 | Osmanli Devleti | osmanli padisahlari | osmanli vezirleri | Osmanli Ansiklopedi Bilgileri

ittihad ve terakki



1908 yılında Abdülhamid’in şahsî idaresi 30. Y’.lını bulmuştu. Bu idarenin devlet ve millet açısından müreffeh ve felâketsiz, ama özellikle son zamanlara doğru kısmen baskıcı bir yapıya büründüğünü biliyoruz. İktidarın uzaması, az da olsa bazı baskıların yapılması, Anayasanın sadece Meclis ve seçimlerle alakalı maddelerinin yürürlükte olmaması ve en önemlisi de iç ve dış düşmanların Abdüihamid aleyhine ittifak etmeleri, yeni bir muhalefet hareketinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur ki, bunlar Midhad Paşa hayranı olan İttihâd ve Terakki Cemiyeti mensuplarıdır. Eskiden beri devam eden Yeni Osmanlılar Hareketinin aşırı fikirleri, Abdüihamid zamanında engellenmişti.

İşte Abdülhamid’e karşı biriken bu nefret, 93 felâketine zemin hazırlaması, şahsen müstebid olması ve devletin yapısını bilmemesi gibi menfi özelliklerini unutturarak Midhad Paşa hayranlığını gündeme getirdi. Osmanlı Devleti’nin dünya siyâseti üzerindeki etkinliğinin azaldığını gören Mehmed Akif gibi İslâmı esas alan bazı mütefekkirler, Türk milliyetçiliğini esas alan Ziya Gökalp gibi edibler ve hatta Osmanlıcıyım diyen bazı yazarlar, istemedikleri halde Abdülhamid aleyhtarlığında ittifak eder gibi göründüler. İttihâdcıların aksine, özellikle Osmanlıcılar ve İslâmı referans alanların hedefi, hastalanmış olan mevcut rejim yerine, şerl hürriyetin sınırları içinde kalan meşrutî bir hükümetle yaralan sarmaya gayret etmekti. Ancak maksat ne olursa olsun, neticede hepsi de, Abdülhamid muhalifi gibi gösterilmeye çalışılıyordu. 1908’de 66 yaşına gelen Abdülhamid, içten ve dıştan yapılan baskılarla yorgun düşüyor ve yeni bir anayasa için hazırlıklar yapmanın zamanı geldiğine inanıyordu. Muhalifler, 1876 Kanunı Esâsi’sinin devleti parçalayacağını göremiyorlardı. Halbuki Abdülhamid’in bütün derdi buydu.

İşte böyle bir ortamda, 1890 yılında Harbiye ve Askerî Tıbbiye talebeleri tarafından Abdülhamid’e muhalif gizli ve siyasi bir cemiyet İttihâd ve Terakki adı altında kuruldu. 1897’de bu cemiyet dağıtıldı ise de, üyeleri Paris’e kaçtı ve az da olsa Ahmed Rıza Bey başkanlığında faaliyetlerine devam ettiler. Batı, Ermenilerin Kızıl Sultân diyerek yaftaladığı Abdülhamid’in aleyhinde faaliyet gösteren bu cemiyete yine kucak açtı. Yahudilere yurd vermediği için Siyonist teşkilâtlar da onun aleyhindeydi. Ama dünya Müslümanlarını temsil eden Abdülhamid, uzun yıllar tahtta kalmak uğruna Müslümanların aleyhine olan bu işleri yapamazdı. Avrupalılarla işbirliğine giren İttihâdcılar, Arapça, Fransızca, İngilizce, Ermenice ve Arnavudca olarak çıkardıkları gazetelerle, Abdülhamid aleyhinde her türlü çirkin iftiraları yaymaya başladılar. Bunları teker teker tetkik eden Prof. Şükrü Hanioğlu, "Bazan ilim adına okumaktan utanacak kadar edepsiz ithamları görüyorum" demektedir. Tarihçiler, bu basında yer alan ithamların % l’ine bile inanmamaktadırlar. İngiliz Ali Bey’in oğlu Ahmed Rıza Bey’in Paris’te çıkardığı Meşveret Gazetesi bunların en meşhurlarındandı. Ahmed Rıza Bey, Cumhuriyet döneminde ve hem de Cumhuriyet Gazetesinde yazdığı hatıralarında, Abdülhamid hakkında adı geçen gazetelerde yazdıklarından pişman olduklarını ve onu tanıyamadıklarını itiraf ettiği gibi, 1918 sonlarında vatanlarını terk eden Enver, Tal’at ve Cemal Paşalar gibi İttihâdcıların liderleri de benzeri itirafları yapmışlardır.

1899 yılında Damad Mahmûd Celâleddin Paşa, oğulları ile birlikte Brüksel’e giderek Abdülhamid aleyhtarlarına katıldı. Arkasında İngiltere olan ve bazı şahsî menfaatler yatan bu adamın misyonunu oğlu Prens Sabahaddin Bey devraldı. Avrupalılar gittikçe dozunu arttıran bu harekete Jön Türkler (Genç Türkler) diyorlardı. Bediüzzaman’ın yerinde ifadesiyle bunlardan bazılarına Şeyn Türkler (Çirkin Türkler) demek gerekiyordu. Şubat 1902’de Paris’te Ahrârı Osmaniye Kongresi yapıldı. Osmanlı Devleti’nin aleyhinde olan müslim  gayri müslim bu kongreye herkes katılmıştı. Prens Sabahaddin Bey’in şuursuzca ortaya attığı ademi merkeziyyet fikrinden ilham alan Kongre, Osmanlı Devleti’nde milliyet esasına göre mahalli muhtariyetlerin kurulmasını öngörüyordu. Bu, Ermenistan, Kürdistan, Rum Pontus ve benzeri yeni devletlerin kurulması demekti. Prens Sabahaddin Abdülhamid’i Ermeni Katili diye itham ederken, dinle alakası olmayan Tevfik Fikret de, Abdülhamid’i bomba ile öldürmek isterken öldürülen Ermeni komitecilerine ağıtlar yakan şiirler yazıyordu. Midhad Paşa’nın oğlu Ali Haydar Bey gibi, bu kadarına isyan ederek kararları imzalamayan vatanperverler de aralarında vardı.

İttihâd ve Terakki Cemiyeti, kendine yakın bulduğu III. Ordu subaylarının arasında yayılmaya başladı. Selanik ve Manastır şubeleri açıldı. Sonradan Bey ve Paşa haline gelen postacı Tal’at Efendi işin başına geçti. 1908’de Kur’ân, bayrak ve silah üzerine yemin eden III. Ordunun bütün subayları ittihâdcı olduklarını açıkça ilan ediyorlardı. Artık asker siyâsete karışmıştı. Neticede Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın torunlarından Mehmed Said Hâlim Paşa ve Ömer Tosun Paşa gibi rütbeliler de cemiyete giriyordu. Cemiyetin fiili liderleri, Tal’at Efendi, Kurmay Binbaşı Enver Bey, Kıdemli Yüzbaşı Niyazi Efendi’ydi.

İttihâdcıların en önemli sloganı ittihâdı anâsır yani güya istibdad yıkılıp meşrutiyet gelince, Osmanlı Devleti’ndeki bütün milletler, din, dil, mezheb ve ırk farkı gözetilmeksizin aynı devletin vatandaşları olarak birlikte yaşayacaklardı. Bu sadece sathî bir düşünce idi. Zira bu düşünce ile yola çıkan İttihâdcılar, Balkanlarda binlerce Müslümanın kanını akıtan Bulgar, Yunan ve Sırp Çeteleri ile işbirliği yaptılar ve hatta Makedonyadaki yabancı konsolosluklara muhtıra vererek, istibdâdı hazır ve idarei müstebiddâne dedikleri Abdülhamid idaresinin yıkılmasını bile arzu ettiler. Bununla kalmayıp siyasi cinayetler işlemeye başladılar. Binbaşı Enver Bey, Selanik Merkez kumandanı Albay Nâzım Bey’i tabanca ile öldürdü. Artık İttihâdcılar çetelere dönüşmüşlerdi.

Emellerine ulaşmak için yabancı devletleri bile devreye sokmaktan ve her türlü iftiradan çekinmeyen İttihâdcıların bu şımarıklığı karşısında, II. Abdülhamid, evvela tam sorumlu sadrazam sıfatıyla Küçük Said Paşa’yı sadrazamlığa ve Erkânı Harbiyyei Umumiyye Reisi Müşir Ömer Rüşdü Paşa’yı da harbiye nâzın sıfatıyla ordunun başına getirerek kabineyi ciddi manada değiştirdi. Devletin III. Ordu dışında kalan 6 ordusu İttihâdcıların hareketi karşısında sessizliklerini koruyorlardı. I. Ordu hareketi benimsemiyordu. 1876 darbesini I. Ordu yapmışken, 1908 darbesine III. Ordu hazırlanıyordu. Abdülhamid ise, kan dökülmesini asla arzu etmeyen bir liderdi. II. Meşrutiyet, milletin değil, çete gibi davranan ittihâdcıların eseri olduğundan demokrasiyi doğuramayacaktı. Zira 23 Temmuz 1908’de Abdülhamid’in Kanunı Esasi’yi ilan eden İradesiyle başlayan II. Meşrûtiyetten sonra, bir sürü parti kuruldu. Ancak hepsi de İttihâd ve Terakki Partisi tarafından küçümsendi, hakir görüldü, hatta vatan haini ilan edildi. İttihâd ve Terakki Partisine I. Cumhuriyet Halk Partisi ve bu döneme de I. Tek Partili Dönem demek daha uygundur. II. Meşrutiyetten sonra sadrazamları ve kabineyi hep İttihâd ve Terakki Partisi belirledi.

İttihâd ve Terakki Partisinin sloganı Fransız İhtilalinden tercüme edilen "hürriyet, adalet, müsavat ve uhuvvet" idi. Ancak hiç bir zaman bu esaslara uymadılar. Bunların memlekete yaptıkları zararları şöylece özetlemek mümkündür:

a) Ordu siyâsete alet edildi ve bu kötü adet Cumhuriyet döneminde de devam ettirildi. Onlar bazı makamları elde ettiler; ama devlet ve memleket kaybetti,

b) Orduyu İttihâdcı (Halaskar) ve muhalifler diye böldüler; bu yüzden Balkan Harbi kaybedildi. Çünkü bölünen ordular zafer kazanamazdı,

c) Türk milletine siyasi demagojiyi İttihâdcılar yerleştirdi. Halkı ikiye böldüler. Muhaliflerine mürteci demeye bunlar başladı,

d) Abdülhamid’in icra ettiğini iddia ettikleri istibdadı tek kişi temsil ediyordu, onu iktidardan almakla istibdada son verilebilirdi; İttihâdcıların istibdadını ise tek kişi temsil etmiyordu. Kanlı, suikastlı, sehpalı, devletin temellerine dinamit koyan ve orduyu kullanan oligarşik bir istibdad devri başlamıştı. Artık devlet, Tal’at-Enver-Cemal üçlüsünün başını çektiği oligarşik istibdadla idare ediliyordu.

 

Nitekim 1908’de II. Meşrutiyetin ilanı ile bu denilenler oldu. İki dereceli olarak yapılan seçimler neticesinde, 275 milletvekili olan Meclis, 17 Aralık 1908’de açıldı. Sadece 140 Türk milletvekili vardı. Azınlıklar çoğunluktaydı ve İttihâdcıların dediklerinin aksine, bu azınlık milletvekilleri, Osmanlı Devleti’nin birliğini değil, ittihâdı anâsır sloganıyla kendi milletlerini ve bağımsızlıklarını savunmaya başladılar. İnkılâbı Osmânî diyerek Meşrutiyete sahip çıkan İttihâd ve Terakki Partisi ne yaptığını bilmiyordu. Ermeni Katili diye itham ettikleri Abdülhamid’e yaptıklarının cezasını çekmeye başladılar ve Nisan 1909’da Adana Ermenileri isyan ettiler. Binlerce Müslümanın kanına giren Bulgar, Sırp, Yunan ve Ermeni çeteleri için afvı umumi ilan edildi. Taşnak Komitesi reisi milletvekili yapılmıştı. Ermeni komitaları dış devletlerden ağır silahlar almaya başladılar. Taşnak ve Hınçak Ermeni Komitaları resmen Anadolu’da şubeler açmaya başladı. Nisan 1909’da İngiliz Gizli Servisi ve Kilikya Piskoposu Muşeg’in tahrikleriyle tarihe Adana Vak’ası diye geçen Ermeni isyanı başladı. İttihâdcıların liderlerinden Cemal Bey olayı bastırmaya gitti; ancak 47 Müslüman ve sadece 1 Ermeniyi idam etti. Akıllarınca Ermenilere hoş görünerek onları devlete bağlıyorlardı. İşte İttihâd ve Terakki’nin istibdad devri idamlarla başladı ve idamlarla bitti.

İttihâd ve Terakki’nin fikrî yapısını iki safhada değerlendirmek mümkündür: Birinci safha, İttihâdı anâsır sloganı ile hürriyet, müsavat ve refah müdafii olan bir anlayıştır ki, biraz evvel bunu kısaca açıklamıştık. Buna kısaca, Namık Kemal’in anladığı manada bir Osmanlıcılık diyebiliriz. Ancak bunu becerebildiklerini söyleyemeyiz. İkinci safha ise, tam manasıyla Turancı milliyetçilik felsefesidir. 1913 yılından itibaren bu felsefe hâkim olmaya başlamıştır. Zaten bu safhada Ziya Gökalp de partinin Genel Sekreteridir.

 

Baykal, Bekir Sıtkı, "İkinci Meşrutiyeti Devri Üzerine Bazı Düşünceler", Belleten, c. XXIII, sayı 90(1959), sh. 267-285;

Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, "1908 Yılında İkinci Meşrutiyetin Ne Suretle İlân Edildiğine Dair Vesikalar", Belleten, c. XX, sayı 77(1956), sh. 103-174;

Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, c. I, sh. 604-613;

  • Burdasin: Ana Sayfa
    Bugün: 135
    Tıklama: 238
    Çevrimiçi:
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=